Bismillâh ir-Rahmân ir-Rahîm

admin August 5th, 2010

kufi-besmele
Kûfi Besmele, composition date,1973
.
“My friend Prof. Dr. Yumuşhan Günay mentioned to me once that this kûfî besmele design was closely resembling Alhambra architecture: & then, I have found & checked this photo & believed  it to be true.”
.
Bu besmeleyi Aydın Bolak’ın siparişi üzerine, 1973 te yazmıştım. Ancak sonraki bir tarihte besmeleye, Hüve allah, muhammmed, ebubekir, omer, osman, ali kelimelerini de eklemişim. Her nasılsa bu biçimini kaybetmiştim. 2008 de, arkadaşım Prof. Dr. İbrahim Yekeler dedi ki, “ben senden bu besmelenin bir kopyasını almış ve saklamıştım; şimdi, ablam bu besmeleye tezhib yapmak istiyor.” böylece 35 yıl sonra bu besmeleyi yeniden bulmak beni ‘öldükten sonra dirilmiş gibi’ sevindirdi ve şimdi  “Hüve allahü” ibaresi yerine “allah” lafz-ı celâlini iki kere yazmak suretiyle (allah allah) orta kısımdaki yazının birinci kısmını azıcık tashih ettim. Besmeleyi Edibe Yekeler tarafından kat’ı usûlü ile süslenmiş biçimi ile birlikte takdim ediyorum. Bu Besmelenin bir diğer mühim hâtırası da şudur. İstanbul’a gidip Besmele siparişini teslim ettikten sonra, bir kopyasını da Enderun Sahafiye’ye hediye etmiştim. Derken, günlerden bir gün Enderunda, Allah ganî ganî rahmet etsin, Prof. Dr. Kaya Bilgegil’in sohbetini dinlerken, dükkanın duvarındaki bu besmele Hoca’nın dikkatini çekip, “bunu kim yazmış?” diye sordu. O zaman, orada bulunan  arkadaşlardan  Mustafa Uzun (şimdi İlahiyat Fakültesinde profesör), beni hocaya tanıştırdı. Sohbetin sonunda rahmetli kartını vererek Erzurum Edebiyat fakültesinde Dekan olduğunu ve beni fakülteye alacağını söyledi. Bu besmelemizin bereketi sayesindedir ki, 1976′da Edebiyat Fakültesinde Paleografya (eski kitabe ve yazılar) uzmanı ta’yin edildim. “Hâzâ min Fazli Rabbî” (İşte bu Rabbimin Fazlındandır).

Paradise Lost: kayıp cennet- el-HAMRÂ

Muvaşşah: Endülüs Gazeli

admin August 3rd, 2010

“Gannî lî ve huz aynâyi”
(şarkı söyle bana ve gözlerimi al)
Ümmü Külsum’den

Çâresiz ve yalnızca yenmek için zamânı
Bu gece bir kahvede şiirler yazıyorum:

Şu yağmurlu gecede sigara dumanından
Zamânı süzüyorum: zamânın her ânından
Çıkıyor bir kafiye-bir hayal ormanından

Sisli bir orman gibi sigaramın dumanı

Bu ormana mısralar yazıyor… bozuyorum

Çâresiz ve yalnızca aşmak için zamânı
Zamânın kemirdiği beynimi kazıyorum
Yazdığım her mısra bir ızdırâb armağanı

Dalıp bir an ru’yâya; alıp inci, mercânı
Ben dumanlar üstüne desenler çiziyorum

Ve birden duyuyorum bir Endülüs nağmesi
Bir “muvaşşah” söylüyor çöller aşan nefesi
Gannî yâ Ümmü Külsum! Kayıp zamânın sesi

Rü’yâlar görüyorum: Cihânı, âsumânı,
Dolduran çığlıkları tesbîhe diziyorum…

Endülüs’te bir zaman, Elhamrâ konağında
O Arslanlı Havuz’da, Fıskiyeler Çağında
Billur şavkı câriye kızların yanağında

‘Muvaşşah’ söylenirdi, sevmek için her ânı
Onları hatırlıyor-zamâna kızıyorum.

Yaşadığı zamanı beğenen şâir olmaz
Geçen gün âh, geçmiştir-gelecek belli olmaz
Yalnız bu ân senindir; o da sana yâr olmaz

Şiirle aşamazsam ben bu yeri, bu ânı
O ‘kayıp cennet’leri ya niçin yazıyorum?

1989

bazı tv sohbetleri

6. ve 7. konuşma

Tarih ve Hakikat’i nasıl anlamalıyız? Vakit gazetesindeki röportajın tam metni; 30 haziran, 1 temmuz, 2 temmuz ve devamı… röportajı yapan: Ahmet Can

admin June 29th, 2010

Tarih ve hakikati nasıl anlamalıyız?

Tarih ve Hakikat gibi kelimelere bir anlam vermeye kalkıştığınız zaman\ aslında bütün dünyayı da anlamlandırmaya çalışırsınız. Bunun farkındayız ya da değiliz. Bana göre, tarih de hakikat de, insanın kendi ruhunu dünyaya yansıttığı pencereden görülen bir şeydir. Bilindik bir sözle tamamlayayım, ‘Bütün anlam bir bakış açısından ibarettir.’

Yani bakış açısına göre tarih ve hakikat farklı algılanabilir…

Continue Reading »

  • 1. Benlik Meselesi:

    1.1.“ego sum qui sum”( I am that I am): “Ben, Ben’im.”

    “Bismillah ir- Rahman ir-Rahim. Ve lillâhi’l-maşrıku ve’l-mağribu Fe’eynemâ tuvellû fe-semme vechullâh”

    Şark da Garb da Allah’ındır. Ve hangi yöne dönüp baksan orada,

    derhal  Allah’ın yüzü ile karşılaşırsın” (el-Bakara 2/115).

    Ben, benim” diyerek, söze bu “Benlik” kavramı ile başlıyoruz; çünkü, Benliğimiz etrafındaki dünyayı idrâk ederken, yalnızca dış dünyadan alınan bir takım ihsas ve intibaları terkip ve tasavvur etmekle iktifa etmez. Bilakis, her benlik kendi dışındaki kâinâta dahi kendi rûhunu yansıtmak ister. Hattâ denebilir ki, etrafımızdaki dünyadan aldığımız ihsas ve intibâları bile, kendi rûhî ihtiyaçlarımızın yönlendirdiği bir idrâk seçiciliği vasıtasıyla, yani, bir süzgeçten geçirerek alıyor ve kendi rûhumuzun kalıbı içinde yoğurarak yeniden tasavvur ediyoruz. “Algının seçiciliği” tabiri bilinen bir şey. Demek istiyorum ki, dünya tasavvurumuz, bir ölçüde de olsa, keyfî bir tasavvurdur: bir “kurgu”dur. Benliğimizin işbu “dış dünya kurgusu” hakkında konuşmak isteyince, buna dair bir farsça rübâî ile ilgili, çok uzun zamandan beri unuttuğum bir hâtıra birdenbire yâdıma düştü: sözlerime, benliğimizin dış dünyaya nasıl seçici bir dikkat ile baktığını gösteren bu hâtıra ile başlayacağım.

    Her yer karlarla kaplıydı… ‘ağızdan çıkan nefesin sakalda, bıyıkta buz tuttuğu’ günlerden biriydi…Hani derler ya, Evliyâ Çelebi Erzurum’un kışını tarif etmiş: “bir kedi damdan dama atlarken soğuktan donmuş ve buzu çözülünceye kadar havada asılı kalmış!” İşte öyle bir günde, Gömlekçi Hatem Usta’nın dükkanında oturmuş, sohbet ediyordum. “Evliya’nın bu ‘kış tarifi’ne ne dersin Usta?” diye sorduğumu hayâl ediyorum… Derdi ki, meselâ: “Sanki Evliya Çelebi yalan mı yazmış: olur a, bir kış günü bir kedi damdan dama atlarken yaralanabilir. Hava böyle olursa, donup, ölür; cesedi çatıda kalır: fakat karlar biraz erirse, kedinin leşi, çatıdan aşağı kaymaya başlar ve şöyle düşecek gibi olur. Amma, hava tekrar soğursa, kedi çatının ucunda donar, kalır. Kışın çatılardan sarkan uzun buz saçakları olur ya hani, işte bu donmuş kedi, o buzlardan birine yapışmış ve buz saçağının ucunda çatıdan aşağı sarkmış olabilir. Yani ki, hava ısınıp buzu çözülene kadar, kedi öylece, havada asılı kalır: Her sözün bir yakışanı var.Demek ki,“kedinin soğuktan donup havada asılı kalması” gibi bir söze bile, mantıklı bir açıklama yakıştırılabilir. Hatem Usta, kendi deyişiyle, gençliğinde, o eski zamanlara mahsus, gezgin dervişleri, “Hekâtçı Hâfızlar”ı dinlemiş bir âdemdi. Öyle bir “mîr-i kelâm” idi…Ve işte öyle bir kış gününde, sanki eski zamanlardan gelen bir heyûlâ gibi, sakalı bıyığı buz tutmuş cezbeli bir Molla, bir ruzgâr uğultusu ile birlikte, dükkan kapısından içeri süzülüverdi. Usta bizi tanıştırır tanıştırmaz, Molla’nın içindeki Derviş uyandı; birdenbire aşk ü şevk ile cezbeye geldi ve “Size Hasan Harakaani Hazretinden bir rubâi!” (1) diye gürledi; görelim ne söyledi:

    esrâr-ı ezel râ ne tü dânî vü ne men

    v’in harf-i muammâ ne tü hânî vü ne men

    hest ez pes-i perde güftügûy-î men ü tü

    çün perde berüfted ne tü mânî vü ne men”

    esrâr-ı ezelden ne sen âgâh ne de ben

    bir harf-i muammâ ne sen âşinâ ne de ben

    bir perde var andâ ne konuşsak sen ü ben

    çün perde iner anda ne “sen” var ne de “ben”.

    Rübainin sözleri arasına bir “Mâni-i Nakkâş” mazmûnu ilave ederek ve dahi şiirde söylendiği üzere,  nazm ü vezn ü lisân açısından varlığı-yokluğu bile gayet şâibeli bir “ü” harf-i muammâsını “gözgü”(ayna) misâli kelimeler arasına yerleştirerek, yaptığım farklı bir tercümesi de bu ki:

    esrâr-ı ezelden ne sen âgâh ne de men

    bir harf-i muammâ “mâni-i nakkâş” diyen

    bir perdenin ardında ki var: “ben” ,“sen”, [!\ü\?] laf

    çün perde iner anda ne “sen” var ne de “men”

    Elbette, ezeliyet sırlarını ne siz bilebilirsiniz, ne de ben.

    Sultanahmet Meydanı’nda, Mısırdan gelme Dikilitaş’ın üzerindeki esrarengiz hiyeroglif harfleri bizler için, hiç âşinâ olmadığımız garip bir muammâ değil mi? Gerçi Champollion bu hiyeroglifleri okumayı başarmıştı. Tesadüfen, Hiyeroglif dahil üç ayrı dilde yazılmış bir “Kleopatra kitabesi”ndeki, “Kleopatra” kelimelerini birbiri ile mukayese etmek suretiyle, harflerin hiyeroglif karşılıklarını deşifre edebilmişti. Yine de eski Mısır tarihi anlaşılmaz sırlarla dolu kaldı. Ama târihî yâdigârlar arasında, hâla okuyamadığımız bazı yazılar daha var. Bizim kültürümüzdeki en meşhur besmele bir Karahisârî besmelesidir; ama en zor okunan da, o değil mi? Aslında bitişmesi gerekmeyen bütün harfler, besmelenin bütün harfleri, birbirine bitişerek, âdeta sürrealist bir resme dönüşmüş: Karahisari besmelesi o kadar yaygındır ki, aslında herkes bir şekilde o besmeleyi görmüştür, farkına varmamış olsa bile… Eğer onun besmele olduğunu kültürümüz sayesinde önceden bilmesek, asla okuyamazdık değil mi? Besmele deyip geçmeyin: Besmelenin “B” si, ilmin kapısı: Bu yazı mecazını aşsak, yahut bir yana bıraksak bile, acaba beşeriyetin yeryüzündeki mâcerâsını, yahut kendi kaderimizi, hayâtımızın nihâî ma’nâsını, ne kadar anlıyoruz sanki?

    Halbuki, “hayâtın nihâî ma’nâsı nedir? Ben, ben deyip duruyoruz: Ama, “Ben neyim? Ben kimim? Nereden geldim ve nereye gidiyorum? Ne yapmalıyım? Neye inanabilirim? Yahut bu hayattan ne ümîd edebilirim?” gibi, insan olduğumuz sürece düşünmekten vaz geçemeyeceğimiz sualler, içinde yaşadığımız işbu consumerism/ tüketim çağında, belki de “işitilmesi bile istenmeyen sualler” gibi görünüyorlar. Naklettiğim rübaiye göre ise, ezelî sırları zaten -bilmek istesek te- bilemeyiz. İnsanlık tarihinin yazıldığı kitap öyle muammalı harflerle, yahut sözgelişi, öyle okunamayan hiyeroglifler ile yazılmıştır ki istesek te okuyamayız.

    Demek ki, evleviyet ile harfleri sökmek lazım. Elifbâ öğrenirken ebced bahsine gelen bir tıfl-ı ebced-hân, yani daha yeni ebced okuyan bir çocuk gibi… Ancak “ebced” okuduktan sonra, kelimelere ve ilâhî kelâma muhâtab olmak şerefini kazanabiliriz. Şaka gibi gelebilir, ama misal olarak, benim “Mülk ve Hilâfet” kitabımın hikayesini de anlatabilirim, ki aynen böyle vücuda gelmişti. Bir zamanlar, Süheyl Ünver Hocamla “kûfî yazı” çalışırken, Sivas Çifte Minare Medresesi’nin kapısındaki bir kitabede yazılmış olan “el-mülkü lillah” ibaresini bir türlü okuyamamıştım. Kûfî Hocam, Süheyl Ünver de okuyamamıştı. Önceleri Arapçam çok zayıf olduğu için okuyamadığımı zannetmiştim. Hatta, daha sonra Erzurumda asistanken, işbu kûfî yazıyı gösterdiğim arapça profesörü Nazif Şahinoğlu bile okuyamamıştı. Sadece kufi yazı zor olduğu için değil, ama galiba o kitabenin imlasında da bir hata vardı. Her neyse, seneler sonra, o yazının harflerini bir şekilde çözerek, yine ancak ben kendim okudum: Fakat okuyabilmek için kültürümü artırmam ve bu ibarenin anlamını dahi, Kitab-ı Mukaddes’te geçen “Molok” tabiri ile irtibatlandırararak -demek istiyorum ki, yazıyı okumadan önce kendi kafamda ifadenin ma’nasını ve şümulünü anlayarak- çözmem gerekmişti. Asistan olduktan sonraki yıllarda, bir ziyaretim sırasında, Süheyl Hocama bir “kûfî Fâtiha” yazımın fotoğrafını götürmüştüm. Hocam, o zaman, yaptığım fatiha kompozisyonunu beğenmekle beraber, “benim artık hat yazmayı bırakıp Çifte Minarenin tarihini yazmam gerektiğini” israrla tenbih ve tavsiye etmişti. Kani ol demler ki ben bir mâni-i nakkâş idim? Hocanın bu temennisi, Çifte Minaredeki işbu “el-mülkü lillah” ibaresinin verdiği ilham ile, “Tarih Felsefesi açısından Mülk ve Hilafet” isimli kitabımı yazmama sebep oldu: böylece, bir bakıma, hocamın arzusu gerçekleşmiş oldu. Buna benzer bir “okunamayan harfler” mecazını da İngiliz şairi Samuel Taylor Coleridge’in “Tractato Theologico-Metaphysical” isimli eserinde görüyoruz. Coleridge’in yaptığı benzetme ile söyleyecek olursak:

    “Tabiat aslında okumasını bilmediğimiz bir kitaba benziyor: Bir iptidai afrikalı tasavvur edin ki, kaba sabadır, amma meraklıdır: eline bir kutsal kitap geçmiştir; herkesin çok değer verdiği bu kitabın esrarengiz bir şekilde kendi insânî kaderi ile ilgili olduğunu hissetmektedir ve kendince kitabın büyüsünü, kelimelerin sihrini, çözmek istemektedir: ancak okuma yazma bilmiyor. O vahşî ve serâzâd zekâsı ile, bu sembollerin sihirli dünyasına nüfûz etmek istiyor; önce farklı büyüklüklerine rağmen parağrafların meydana getirdiği üniteleri tefrik ettiğini varsayalım. Zekasını kullanmaya devam ediyor ve harflerin meydana getirdiği kelime gruplarını [setleri] teşhis ediyor ve nihayet garip şekilli harflere ve imla işaretlerine gelip dayanıyor. Dilini bilmediği ve konuşturamadığı bu kitap hakkında keskin zekası ona daha fazla ne bilgisi verebilir? Mükerrer harfleri sayar, sınıflandırır, her birini titizlikle inceler; amma, nihayet (zekası onu daha fazla ileri götüremez) bu harflerin yirmi şu kadar küsur işaretden ibaret olduğunu görür. Esrarlı, belki büyülü ve fakat ruhuna nüfuz edilemeyen, bir takım semboller. Bir misyoner gelip ona kitabın rûhunu açmadıkça, onun diline çevirip okuma yazma öğretmedikçe, bu vahşî zekâ kitaptan ne anlayabilir: İşte size tabiat ilmimizin vaziyetini gayet iyi temsil eden bir misal: bu varlık, ma’nâsını anlamaksızın, diline nüfûz edemeden okumaya çalıştığımız bir kitaptır, harfleri sınıflandır, say ve orada dur: hiçbir temel fikrin ışığıyla yönlendirilmemiş bir düzenleme; yalnızca düzenli; ama esaslı bir metodu yok… Netice, öğrenilmiş ve sistemli cehaletten ibaretdir.”

    İçinde yaşadığımız çağın “dünya görüşü” işte bundan ibâret:

    Öğrenilmiş ve sistemli cehâlet”...

    Öncelikle, Bugünkü dünyayı anlamakta, eğitimimizin “öğrenilmiş ve sistemli bir cehalet” telkin eden bir “indocrination” mahiyetinde olması sayesinde, sahip olduğumuz işbu “dil ve kültür anlayışı”nın yol açtığı bir takım problemleri tartışmak istiyoruz. İşte tam bu noktada demek istiyorum ki, benliğimizim, etrafındaki bu dünyayı idrâk ve tasavvur ederken; çevreden aldığı bütün ihsâslar ile edinmiş olduğu bu eğitim -işbu indoctrination (yani bir doktrin telkin etme) mahiyeti yüzünden meydana gelen- “öğrenilmiş ve sistemli bir cehâlet” ten ibaret: Ve işte bu eğitim sayesinde, her beşerî benlik, içinde yaşadığı dünyayı gerçekte olduğu hale göre değil, işte bu “sistemli cehâlet doktrinine göre kurgulayarak”, tasavvur etmektedir. Kısaca, içinde yaşadığımız dünyayı gerçek hali ile görmek ve anlamak yerine, “keyfî olarak ve kendimize göre algılayarak” ve benliğimizin iyice alıştığı işbu “öğrenilmiş ve sistemli cehalet dokrini”nin bakışaçısına göre, “kurgulayarak tasavvur” ediyoruz. Böylece, içinde yaşadığımız dünya hakkındaki bu “dünya tasavvuru”muz dahi, gerçek olmaktan ziyade, benliğimizin bir kurgusundan, keyfe mâ yeşâ (kendi istediği gibi), keyfî bir tasavvurdan ibaret hale geliyor. İşte bu yüzden, işbu idrak tarzına “bugünü kurgulamak” diyorum. Benliğin etrafındaki dünyayı idrâk ediş tarzının, böyle bir öğrenilmiş ve sistemli cehalet perdesi ardında kaldığı takdirde, gerçek dünya yerine bir kurgulanmış dünya (tahayyül ve tasavvur mahsulü bir sahte dünya) inşa etmesine şaşmamak lazım.

    Harakaani’den naklettiğim bu rübaide söylendiği gibi, gerçekler nüfuz edemediğimiz bir perdenin ardında kalmış oluyor. “bir perdenin ardındaki laflar ‘ben’, ‘sen’... Gözlerimiz önünde, bu dünyaya mahsus aslî gerçekleri görmemizi önleyen, bir perde var. Fakat zaman değişir ve zamanın içinde yaşayan bizler dahi, istesek te istemesek te, değişiriz. Öyle bir zaman gelir ki, işbu şiirde de söylendiği üzere, bu tiyatronun perdesi iner, oyun biter ve oyun süresince tasvir ve temsil edilen o dünyanın bir kurgudan ibaret olduğu, yani gerçekte var olmadığı, anlaşılır. Bugün dünya böyle bir geçiş noktasındadır. Perde inmektedir ve bugüne kadar öğrendiğimiz ve bildiğimiz şekli ile, o eski dünya tasavvurları ve dünya görüşlerinin, perdenin ardındaki bir benliğe mahsus duyuş ve anlayış seviyesi ile ifade edilmiş güftügû/dedikodu mahiyetinde boş laflardan ibaret olduğu, yani bu eski dünya görüşlerinin “kalıcı olamayacağı” artık anlaşılmıştır. Elbette bu hükümler uzun uzun tartışılmaya muhtaçtır: ancak bu bahsi, öncelikle “benlik” kavramından, yani iç alemimizdeki kendi varlığımıza dair şuurdan, hareket ederek ve benliğin kendi dışındaki dünyayı tasavvur etmesi suretiyle, kendi dışındaki işbu dünyaya dair, “kendine göre bir dünya görüşü”, bir kurgu geliştirmesi, yani “benliğin dünyayı anlamlandırma biçimi” istikametinde ele almak istiyorum. Bu bahse giriş sadedinde, şimdi de kendi şiirlerimden bir beyti yâd edeceğim:

    Nihân ettim kelâmım gerçi ma‘nâ âşikâr oldu

    Söz oldu perde-i hüsnün, o perde vasf- i yâr oldu”

    Çünkü ne de olsa, ben de bir divan şairiyim ve bu sebeple, işbu beytin dili de Osmanlıca; yani siz anlayamazsınız: halbuki, sözgelişi hepimiz Türkçe konuşsak, kolayca anlaşacağımızı düşünürüz. Bu Osmanlıca beyit bir yana, işte şu anda pekâlâ türkçe konuşuyoruz, o halde pekala anlaşabilmemiz gerekirdi. Ne var ki, lisan felsefesi açısından durum bu kadar basit değil: hepimiz türkçe konuşuyor olsak dahi, diyebilirim ki, hiç de ayni dili konuşmuyoruz. Hatta, Babil Kulesinin inşa edildiği çağlardan beri, neredeyse herkes, kendi husûsî dilini konuşuyor: bildiğiniz gibi Babil Kralı Nebukadnezar zamanında (muhtemelen daha eski Etemenenku Mâbedinin tamir edilmesi sırasında) oluşan bir mazmûna göre, insanlar Tanrılık katına kadar ulaşmak için tâ göklere kadar yükselen Babil Kulesini inşa etmeye kalkışmışlar: Ve Tanrı onların konuştuğu dili farklı ve çeşitli dillere dönüştürdü. Ve bu yüzden insanlar artık kendi aralarında anlaşamaz hale geldiler. Ve Babil kulesi inşaatını yarıda kesmek zorunda kaldılar… 1990 yılında, dünyada 6000 küsur dil konuşuluyordu ve bugünlerde, bir hesaba göre neredeyse her gün, bir dil tamamen yok oluyormuş: bu da bir başka vâkıa. Ve işte bu yüzden, ben dahi, öncelikle, kendi tarih felsefemi inşa etme gayreti ile geliştirdiğim, kendi anlayışıma mahsus kavramları, kendi düşünce dilimi, kısaca arz ederek konuşmaya başlayacağım. Aksi takdirde, yani benim kullandığım kavramlar önceden bilinmedikçe, korkarım ki hiç anlaşamayız.

    Linguistik/lisaniyat açısından epistemoloji (bilgi teorisi) problemlerini gelecek bölümlerde daha geniş bir şekilde inceleyeceğiz elbette; şu an için yalnızca kendi dilimle ilgili konuşuyorum. Türkçe yetmediği zamanlarda çok fazla ecnebi kelime kullanmak zorunda kalıyorum. Her ne kadar türkçe açıklamalarını parantez içinde versem de, kullandığım dil bu metni okumayı biraz zorlaştırabilir belki. Elbette, insanlar ayni dili konuştuklarını düşündükleri zamanlarda bile farklı diller konuşuyorlar; çünkü her kesin kendi dili, kendi üslûbu, kendi anlayışı var. Çünkü her kesin, her benliğin, kendine göre bir dünya görüşü var. Hatta, her kesin kendi dünya tasavvuruna göre, kendi benliği bu dünyanın tam merkezinde bulunur. Aslında, yaşayan her varlık bizzat kendisini dünyanın merkezine koymak, yani ben-merkezli olmak durumunda. Çünkü önce kendi nefsini düşünmek ve çevresinde bulduğu her şeyi kullanmak sureti ile, ve her şeyden önce, kendi hayatını sürdürmek zorunda. Bu biraz meşhur fıkradaki, “Nasreddin Hoca’nın maruf eşeğinin ön ayağının, dünyanın tam merkezinde” olmasına benziyor elbette. Hoca, ahâliye “inanmazsanız, buyurun, ölçün!” diye meydan okumuş ya hani. Buna belki gülümser geçeriz, ama bu “dar görüşlü bencillik”ten kurtulabilmek için de, daha geniş bir dünya tasavvuruna ulaşabilmek ve hatta “kendimizi aşabilmek“ gerektiğini, anlamamız lazım.

    Halbuki, Hacı Bektâş-ı Velî’nin dediği gibi, “gönül her ne ki fetvâ verirse, dil onu söyler.” Yani kendini aşmak da o kadar kolay değil, çünkü kendi gönlümüze hoş geleni doğru sanıyoruz. Mesela, ben bir şiirimde demiştim ki: “Tûr-u Sînâdır gönül çün ‘belî’ makaamıdır.” Yani ki, gönül “Tûr-ı Sînâ” dağına benzer. Şu sebebten ki, “belî” (evet) diyen makam gönüldür: Tasdik ve Kabul makaamı gönüldür. Bu sözlerden hareketle, “ego sum qui sum” (yani Ben Ben’im/ I am who I am) deyişine gelmek istiyorum. Bu, “Ben Benim” ifadesi Tevrat’ın “Mısırdan Çıkış” bölümündeki bir ayette geçer. Tevrat’a göre, Musa ile Tur dağında konuşurken, Allah ona demiş ki: “Ego sum qui sum”: yani “Ben Ben’im”. “İsraillilere de ki, beni size ’ben benim’ diyen gönderdi.” Yani, Allah kendisini “Ben, Benim” diye tavsif ediyor.

    İşte durduğumuz nokta ve işte duruşumuz. İstesek te istemesek te, benliğimiz dünyanın/varlığın tam merkezinde durmaktadır. Nihayet, Perspektifimizi tayin edecek olan da budur: yani bulunduğumuz nokta ve bakış-açısı. Eğer kendi nefsime “ben kimim?” yahut “ben neyim?” sualini soracak olursam, nefsim bana “Ben, benim” diye cevap verir. Acaba, Benliği tasvir etmenin bundan daha iyi bir usûlü var mıdır? Ancak, bütün insanlık için en mühim tefekkür bahislerinden biri de bu mesele değil mi? Yani, ilk mesele bir benlik ve bir kimlik meselesidir: “Ben kimim?” Bulunduğum bu noktaya “Nereden geldim?” Şu andaki durumum, “duruş-noktam” neresi? ve “nereden geldim ve nereye gidiyorum?” Elbette, beynimizin dış dünyaya bakan gözleri var ve dünyaya kendi şuurumuzun, kendi benliğimizin, pencerelerinden bakıyoruz.

    Demek ki, birinci mesele bir “benlik ve kimlik meselesi.” İnsanlık tarihinin felsefesini yapmak isterken, yani tarihin bizi getirdiği işbu noktada olup bitenleri anlamak maksadı ile tarihin bir muhasebesini yaparken, kavramlaştırdığım ikinci mesele ise, işte bu “duruş noktası” (stand-point) meselesi idi. Çünkü perspektifi de duruş noktası ve bakışaçısı tayin eder. Demek oluyor ki, dünyaya o anda durduğumuz noktadan bakarız: sözgelişi bir şehre, mesela Sarayevo şehrinde görmüş olduğumuz gibi, o şehrin içine yerleşmiş olduğu bir vadinin içinden bakınca görülen manzara başka, bir dağın zirvesinden bakınca görülen daha başka; perspektifimizi ve bakış açımızı tayin eden de, öncelikle, “bulunduğumuz mevkii”dir. Demek isterim ki, Dünyaya baktığımız bu noktadan itibaren, ancak perspektifimizi tayin eden işbu bakışaçısına göre ve yalnız bu bakışaçısı içinde kalan şeyleri görebiliriz. Ve bizim bu dünyada müşahede edip, görüp anlayabileceğimiz şeyler, işte bu bakışaçısı ile ve ufkumuzun genişliği ile sınırlı. Bizim için Dünyanın bütün anlamı, bizim o andaki bu bakışaçımız ve ufkumuzdan ibaretdir. “all meaning is an angle” (the geometry of  meaning, arthur young):  bütün ma’na bir açıdan ibaretdir: bir bakış açısı ” (mülk ve hilafet, sh 132) Demek oluyor ki, üçüncü bir kavram daha geliştirmiş oluyoruz: “perspektif”… Ve bu anlaşılır kavramlar üzerinde daha fazla durmadan, hemen ekleyeceğim dördüncü bir kavram da, “oryantasyon”dur (yani istikamet tayini, yöneliş) ve ilave edeyim ki seçtiğimiz perspektife göre, seçeceğimiz oryantasyon dahi belirlenmiş olacaktır.

    Şimdi kendi tarih felsefemi inşa etme gayreti içindeyken geliştirdiğim bu kavramları madde madde tekrar sıralayacak olursam:

    1. Ego sum qui sum (ben benim) yani benlik ve kimlik meselesi: unutmayalım ki, “gönül her ne ki fetva verirse dil onu söyler”

    2. Duruş noktası (stand-point) bakış açımızı/ perspektifimizi de bulunduğumuz nokta tayin eder. Mesela, şehre bir dağın tepesinden bakmak gibi.

    3. Perspektif/ sahib olduğumuz bakış açısı ise, anlamı ve yönelişimizi dahi belirler.

    4. Oryantasyon/ yöneliş, istikamet tayini yahut bir “sırat-ı müstakîm” arayışı demektir. Bu da demektir ki, daha önce bilmediğimiz yeni bir dünyayı keşfetmeye çıkarken kendimize bir “yol haritası” yapmaya çalışıyoruz.

    5. Frame of Reference /Referans çerçevesi : matematik dili ile tarif edilen şekli ile ilimde zaman ve mekan, felsefede dil ve kültür/ metafizik şuurda îman

    Kto skazal “a”, tot doljin skazat i “bı”: her kim ki “a” dedi, “b” yi de söylemeli… Madem ki, başladık devam etmemiz gerekiyor. Dostoyevski’nin tasvir ettiği Rus karakterlerine bakarak söylersek, bir kere başladığımıza göre, hem de bu israrımızın sonuçları ne olursa olsun, devam etmek zorundayız… Şimdi madem “benlik” diyerek bu bahse başladık, bu minval üzere devam etmemiz gerekiyor: Farklı dillerden seçtiğim bazı ibareleri kasten naklediyorum; ta ki kullandığımız her farklı dilin farklı tarih ve kültürlere mahsus anlayışları nasıl yansıttığını da fark edelim. “Dil tarihin arşividir” derler, bence hatta coğrafyamız da dilimizden ibaret. Şimdi ismini hatırlayamadığım bir mütefekkir ise, “dilim vatanımdır” demiş. Wittgenstein da, dilimin sınırları, düşüncemin sınırlarıdır” demiş. Benim kullandığım kelimeler ise, kullanılan dilden alınmakla beraber, işbu tarih felsefesi bahislerini tartışmak üzere kavramlaştırılmış kelimeler. Şimdi tekrar aklıma geldi, Alice Harikalar Diyarında kitabında gördüğüm bir sözü, kullandığımız muhtelif üst-diller hakkında yazdığım, “Şâhid-i Ma’nâ Benim” isimli yazımda dahi nakletmiştim: “Glory” kelimesine farklı bir anlam yüklenmesine ^fakat glory kelimesi bu anlama gelmez  ki” diye itiraz eden Alice’e, şöyle cevap veriyor Humpty Dumpty:

    Ben bir kelimeyi kullandığım zaman,” diyor, “o kelime tam benim istediğim ma’nâya gelir; ne eksik ne de daha fazla!”

    Kullanılan dillerden bir takım kelimeleri alarak, kendime göre kavramlaştırmak ve kelimelerin içine kendi kasdettiğim bir takım mazmunları yüklemek sureti ile, kendi felsefî kavramlarımı geliştirmeye çalıştım. Tarih felsefesi yapmanın, hatta yalnızca bir mesele hakkında düşünmenin, tabiî neticesi budur: normal dilin muğlak ve kompleks yapısı içinde konuştuğumuz zamanlarda, bütün kelimeleri üzerinde az çok uzlaştığımız anlamlara delalet edecek şekilde kullanırız. Halbuki kelimeleri kullanırken, gerçek anlamda düşünmeye başlar başlamaz, kelimeler bizim o “context” içinde atfettiğimiz anlam ve sınırlar içinde farklılaşmaya başlar ve anlaşmaktan ziyade, “Babil Kulesi” mazmûnunda ifade edildiği gibi anlaşmazlık sebebi haline gelebilirler. Bu mazmun kelimesini de çok zikretmeye başladım şimdi ya: ki bu söz, “bir kelimenin içine, teşbih yapmak suretiyle, yüklenmiş gizli anlam” demektir: ancak şu an için bu mazmun bahsini daha fazla izah etmeyi erteleyeceğim. Yani, şu anda arzetmekte olduğum bir kaç kavramda görüldüğü üzere, lüzum gördüğüm hallerde kullandığım kelimelere bizzat kendi kasdettiğim farklı bir anlamı hamletdiğim ve bir takım sınırlar atfettiğim durumlarda, elbette biraz bana mahsus bir dil, yani kelimelerin tarih içindeki kullanımı ile ve cemiyet tarafından üzerinde uzlaşılmış olan mer’iyetdeki kullanım anlamlarının dışında, hususi bir dil ve uslub kullanmış olacağım: mesela”bilim derken”kelimeye farklı sınır ve amlam yüklemem gibi: ki bu hal, bu kavramların farklarını izah etmediğim takdirde, elbette anlaşmayı zorlaştıracaktır. Buna da, “dil yabancılaşması/ alienasyonu” diyorum. Bilhassa kendi anadilimizde konuşurken, düşüncelerin kelimeler içindeki hareketinin meydana getirdiği farklılaşmaya hiç dikkat etmediğimiz için oluşan ve yanıltıcı olduğu için de çok tehlikeli, bir alienation/ yabancılaşma biçimi bu. Bilindiği üzere Varlığın Ma’nâ ve Mazmûnu isimli bir kitabım dahi var ve yeri geldiği zaman bu bahse de gireriz:

    Şimdilik, birer konu başlığı olarak arzettiğim yukardaki kavramların ise, yine zamanı ve yeri geldikçe açıklanacağı üzere, elbette bir takım alt-başlıkları daha var: Mesela, “Benlik” bahsini gerçi “ego sum qui sum” “ben benim” deyişi ile açtık ve bu ifadenin ingilizce tercümesi olan “I am who I am” yani, “Ben kim isem O’yum” ifadesi, psikiyatristlerin dilindeki id, ego, superego gibi ifadeleri, hatta şuur, şuuraltı, sublimasyon ve projeksiyon kavramları gibi kendi benliğimiz hakkındaki şuurumuzu dahi şüpheli hale getiren çağrışımları hatırlattıktan başka; “nefs”, “ruh”, “akıl”, “kalb” gibi, yine benlik kavramını ifade eden başka alt başlıkları dahi var. Ancak burada, benlik kavramının, çok daha fazla, çok uzun uzadıya tartışmamız gereken bir yönü de, çağımızdaki globalizm denen vâkıanın yol açtığı şartların meydana getirdiği reaksiyonlar cümlesinden olmak üzere, bugünlerde çok aktuel bir problem haline gelen “kimlik” meselesidir: ki bu başlık altında da, benliğin sosyal aidiyet ve mensubiyetle ilgili problematik yönleri yer almaktadır.

    Mesela daha şimdiden, Stand-point: duruş noktası kavramı içinde, belki fizikçilerden aldığım “olay ufku” kavramını dahi (yani bir hadiseyi müşahede edilebilir hale getiren fizikî şartların oluşması ma’nâsında) tarih felsefesi açısından yorumlamam ve kullanmam uygun olabilir diye düşünüyorum.

    Ve Mesela bakış açısı kavramı içinde, daha önce disiplinleri tasnif etmek için geliştirdiğim “prospectare: geleceğe bakış” (ilim), “retrospectare : geçmişe bakış” (tarih), “introspectare: içebakış” (sanat), inspectare: vaziyet teftişi (felsefe), conspectare: terkipçi/sentezci bakış (tarih felsefesi) gibi kavramlaştırmalar var. Yeri geldikçe işbu oryantasyon, projeksiyon, yol haritası gibi kavramları dahi, bu kelimelere kendi yüklediğim anlamlara dair açıklamalar ile birlikte arz etmem gerekecek. Kelimeleri, az çok üzerinde uzlaştığımız anlamları dışında ve kelimelere yeni mazmunlar yükleyerek, yahut farklılaşmış bir anlama gelen kavramlar şeklinde kullanarak, okuyucunun bildiği anlam sınırlarını birazcık aşmak, belki anlaşılmayı zorlaştırabilir. Ancak bir yazarın okuyucudan dikkatini teksif etmesini istemeye, hiç olmazsa daha önce yazdığı şeyleri hatırlamasını beklemeye, pekâlâ hakkı vardır. Aksi takdirde, Coleridge’den naklettiğim Kutsal Kitap hikayesinde olduğu gibi, bir “insanı anlamadan okumaya” kalkışmak, semeresiz bir teşebbüsten ibaret olacaktır.

    Tekrar ihtar edeyim ki, naklettiğim bu ironik ifadede olduğu gibi, ben de demek istiyorum ki; “Ben bir kelimeyi kullandığım zaman, o kelime tam benim istediğim ma’nâya gelir; ne eksik, ne de daha fazla!” Ve dahi, yukarda naklettiğim beyitde söylediğim gibi, “nihân ettim kelâmım gerçi ma’nâ âşikâr oldu/ söz oldu perde-i hüsnün: o perde vasf-ı yâr oldu”: bazen kelâmımızı gizlesek de, ma’nâsı âşikâr olur. Ne çare ki, gerçeği tavsif etmek için dahi, dili kullanmak zorundayız. Hattâ kelimeler, sözler, bu varlığın güzelliğini açıklamaktan ziyade gizleyen perdelere dönüşseler bile. Her ne kadar kelimelere atfettiğimiz bu husûsî anlam ve mazmunlar ile, birbirimizi anlamak zorlaşsa da… Babil kulesi mazmunundan yola çıkarak yaptığım işbu girizgah vesilesi ile, kendi kullanacağım husûsî dil ve üslûba dair bu kadar mülâhaza ve açıklama şimdilik yeter. Dilin meydana getirdiği çok daha başka ve daha mühim semantik problemlerinden ise yeri gelince tekrar bahsedeceğiz. Şimdi gelelim, bu bahsin dîbâcesini teşkil eden rübaide söylendiği üzere, işbu muammalı lisan bahsinin aşina olmadığımız harflerini tanımaya çalışırken, hep bir perdenin ardında kıylükal etmekle meşgul olduğumuz için gerçek sandığımız ve ancak perde kalktığı zaman kalıcı ve gerçek olmadığını anlayabileceğimiz, şu “fânî benlik” bahsine. Efsûs ki, şimdi bize bir “Mâni-i Nakkâş” sabrı ve disiplini lazım…

    (1)  O zaman Molla bize bu şiiri  Hasan Harakaanî’nin rübaisi diye okumuştu. Ben de çok sevdiğim bu rübaiyi ezberlemiş ve daha sonraki yıllarda tercüme ederek, kitaplarımdan birinde, Hasan Harakaanîye nisbet ederek neşretmiştim. Fakat daha sonraki yıllarda bu rubaiye Ömer Hayyam rubaileri arasında tekrar rastladım. Her ne kadar Hasan Harakanî’nin  şair olduğuna dair bir rivayet yoksa da, bu şiiri Hasan Harakaanî’ye atfedenler de var ve bu rubainin sûfîlerin sözlerine çok benzeyen ve   bilhassa Hint mistisizmini  hatırlatan  sûfiyâne edâsı da âşikâr. Rubai aslında belki de bir Ömer Hayyam rubaisi olabilir ise de, tabiî ben şimdi bu hâtırayı naklederken,  o mollanın söylediği gibi yazdım.


    Comments Off | #

tarih felsefesi http://www.dailymotion.com/video/xbnnez_sahin-ucar-ataturk-kitaplyyy-1-konf_tech

admin December 28th, 2009

M.S.Adalı: Üçüncü konuşmayı <Şahin Uçar> grubuna ekledim Aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz :
<http://www.facebook.com/group.php?gid=5894197691>

Şahin Uçar’ın tarih felsefesi konferanslarını dinlemek için bir link

Şâhid-i ma'nâ

Fâtiha tezhîbi, 1977

admin August 29th, 2009

fatiha-tezhibi1

.

fâtiha sûresi, 1977

admin August 26th, 2009

fatiha suresi, 1977

Babil Kralı Nebukadnetsar’ın Rüyalarına Çağdaş Yorumlar

admin August 26th, 2009

Bismillâhirrahmânirrahîm

“külle yevmin hüve fî şe’n:

 (O, her gün bir şe’niyet içredir:

kâinatı her an yaratmaya devam eden bir Hallâk’ı dâimdir.)”

 Kur’an-ı Kerim

 Hz. İsa buyurmuştu ki “gözlerinin önündekini tanı, görmediğin de sana ilham olunacaktır.” Gözlerimiz önündeki dünyaya baktığımızda ne görüyoruz? Gördüğümüz ve yaşadığımız dünyayı nasıl yorumlamamız gerekir? Kısaca, insanlara ne oldu? Çağdaş hayat birçok görünüşü itibariyle bir kabusa, kötü bir rüya’ya, benziyor. Niçin kendimizi içinde yaşadığımız cemiyete yabancı ve garip hissediyor, kalbimizde onulmaz bir gurbet yarasının sızısını duyuyoruz? İnsanoğlunun yeryüzündeki pozisyonu, niçin böylesine bir cinnet ve vahşet manzarasına dönüştü? Televizyonu her açışımızda, yeryüzünün her tarafından nakledilen ve beynimize üşüşen dehşet sahneleri ve çığlıklar… Ekmek kazanma savaşı içinde kan ter içinde kalan insanlar görüyoruz. Bernard Shaw’ın tabiri ile, “Lekeli para” kira, faiz ve kârla elde ediliyor ve her kuruşu suça, içkiye, fahişeliğe, yoksulluğun bütün kötü meyvalarına bulaşıyor. Dünyamıza vahşet ve terör hakim oldu, hayatımız kabus gibi… Geçenlerde Spengler’in Batı’nın Çöküşü kitabını karıştırırken gördüm; “tarihi çağlara ayırarak yorumlama geleneğinin Kitab-ı Mukaddes’teki Danyal Aleyhisselam’ın kehanetinden kalma çok eski bir gelenek olduğunu” söylüyor. Bana öyle geliyor ki, Mukaddes Kitaplarda bahsedilen kıyamet öncesi “Karanlık Çağ”, sanki bu çağdır. “Altın Çağ”, “Gümüş Çağı”, “Tunç Çağı” geçti ve işte nihayet “Demir Çağı”ndayız. Çağdaş teknolojinin acımasız çelik silahları insanlığı parçalıyor, eziyor. Bir kabusa dönüşen çağdaş tarih rüyasını yorumlamamız gerekiyor. Hz. Danyal’ın, bu dört çağ tasnifiyle, Babil Kralı Nebukadnetsar’ın rüyasını yorumladığı gibi bizim de bir tarih yorumuna, yeni tarih felsefesine, ihtiyacımız var.

Continue Reading »

Nosce te ipsum: kendini bil

admin August 22nd, 2009

1.2. “Ego sum qui sum”: “Ben Benim”

“Nosce te ipsum”: Sen kendini bil…

Hakikati bileceksiniz ve hakikat sizi hür kılacak”

Hz. îsâ

Bir zamanlar bir şehzade vardı; bebeklik çağında kendi şehrinden sürülmüş, bir ormancı tarafından büyütülmüş ve bu şartlar altında olgunluk çağına erişmiş olduğu için; kendisini birlikte yaşadığı bu barbar ırka mensup birisi zannediyordu. Bir gün babasının vezirlerinden birisi onu buldu ve ona kim olduğunu anlattı ve böylece kendi kimliği hakkındaki yanlış fikirden kurtuldu ve anladı ki, ‘kendisi aslında bir prenstir. ‘İnsan ruhu da böyledir!’ diye devam ediyor Hindu filozof, ‘İçinde bulunduğu şartlar yüzünden kendi karakterini yanlış anlar; ta ki bir mübarek üstat kendisine gerçeği açıklayıncaya kadar; o zaman kendini tanır ve anlar ki aslında bir Brahma’dır.” Walden, Henry David Thoreau,

Cognosce te ipsum”: Kendini  bil! Sokrat zamanında, Delphi’deki Apollo Mâbedinin kapısında, “Gnothi sauton”:  Kendini Bil, yazarmış (elbette bilgi,  bir naklî bilgi şeklinde de olabilir: görmemiş olsak bile, Paris’in Fransa’da olduğunu bilmemiz gibi; halbuki  eski yunanca’da naklî bilgi ve bizzat müşâhedeye/keşfe dayanan bilgi  için ayrı ayrı kelimeler varmış ve bilginin doğrudan müşâhede ve tecrübe ile elde edilen çeşidine ‘gnosis’ deniyormuş. Yani bu ifade, tasavvufdaki derûnî müşâhede mahsûlü keşf anlamında bir bilgiye tekabül ediyor). Yunus Emre’nin deyişiyle, “Her ne ki ararsan kendinde ara.” Esasen gnostik teorilerde olsun, tasavvufda olsun, ma’rifet nazariyesi öncelikle Ma’rifet-i Nefs ile, kendi benliğimizi tanıma/ bilme ile başlar.

Hz Musa’nın hayatı da böyle bir kendini tanıma hikayesidir: Birisi ona gerçeği anlatıncaya kadar, kendisi ‘Firavun’un kızkardeşinin oğlu’ olarak bilinirmiş. Ve Musa bir Mısır Prensi olarak yetişip, kendisini Firavun ailesine mensup bir prens diye bilirken, ancak olgunluk çağında öğrenir ki aslında İsrailli kölelerin soyundan gelme biridir…

Ve Tevrat’ta anlatılanlara göre, Musa Tur-ı Sînâ’da Tanrı ile konuşurken, ‘gidip İsrailoğullarını Mısır’dan çıkarması gerektiği’ emrini aldığı zaman:

İşte ben, Benî İsrail’e gidip onlara ecdâdınızın Allâhı beni size irsâl eyledi dediğimde, bana ‘ismi nedir’ Derler ise, onlara ne söyleyeyim?” dedi. (Hurûc, 13):

Dixit Deus ad Mosen: ‘ego sum qui sum’, ait; ’sic dices filiis Israhel ‘qui est’ misit me ad vos’ .”: Tanrı Musa’ya dedi, “Ego sum qui sum”/ “Ben Benim” “İsraill oğullarına , “beni size  gönderen kimdir‘ dedikleri zaman, böyle söyle” (’ben benim ‘diyen gönderdi).  (1) Exodus/Hurûc: 3/ 14.

Şu halde, Tûr-i Sînâ’daki bu muhâverede, “İsmi nedir?” sualine verilecek cevab olarak; Tanrı kendisini, “Ben, Benim” diye tavsîf etmiştir (Ben mevcûd olanım/ Ben Vacib-ül vücûdüm/ Mutlak Varlık Benim). Bu Tanrının ‘İsim’ lerinden biri. ‘Mutlak Benlik’ ancak böyle tarif edilebilir: bu çok tartışılmış bir âyet olup, St. Thomas’ın yorumuna göre, “varlığın tamâmı benim” ma’nasına gelmektedir. Şimdi, bu ifade hakkında, “İnsan, Varlık ve Zaman” isimli yazımdaki yorumumu nazar-ı dikkatinize tekrar arz ediyorum. (O tebliği yazarken, bu ifadenin ancak Tûr-u Sînâ’daki muhâvereye yakışacağını düşünmüş, hatta Tevratta bu âyeti aramış, fakat nasılsa âyetin aslını bulamamıştım; o yüzden tahminimi, “derler ki…” şeklinde ifade etmiş ve Çıkış: 14 .âyeti bulamadığım halde, Tur-u Sina hususunda israr ederek,  10 Emir’in 1. âyetini  nakletmiştim)

Continue Reading »

DUNE: Çöl…

admin August 22nd, 2009

.A poem by Anne M

A poem written  by Anne Marie Schimmel

solus ipse : solipsizm (yalnız ben varım)

admin August 19th, 2009

 2. solus ipse (I alone), yalnız ben: men menem dîger nist.

(ben benim, benden başka bir şey yok)

 

 

Since we can not change the reality,

let us change the eyes which see it.”

 “madem ki realiteyi değiştiremeyiz; o halde,

haydi onu gören gözleri değiştirelim.”  A Byzantine Mystic

 

 

Şimdi, en başta zikrettiğimiz  rübaiye dönerek,  benliğin varlığı hakkında bir şüphe ifade eden o mistik tavrı tekrar hatırlatmak istiyorum. Ne diyordu şair: bir perde var andâ ne konuşsak sen ü ben / çün perde iner andâ ne “sen” var ne de “ben”. Bu varlık harflerini tanımadığımız, dilini bilmediğimiz için okuyamadığımız bir kitaptır… Ve bu varlığın sırrını kavrayamayan idrakimiz için: “bir perdenin ardında ki var: “ben”, “sen”, [!\ü\?] laf”;  bir perdenin ardındaki bütün bu laf, söz, bu dedikodular aslında anlamsız: çünkü, gözümüzün önündeki bu perde indiği anda, ne sen varsın, ne de ben.  Buna karşılık,  işte size tam karşı kutupta yeralan bir fikir : ‘Solipsist’ (idealist) filozof ise,  “kendi benlik şuuru” dışındaki her şeyi reddediyor: ‘Yalnız ben varım başka bir şey yok’ diyor. Bana kalırsa, “artık bu kadarı da şüphecilikte biraz aşırı giden bir tutum” der geçerdim; elbette bu sağduyuya aykırı; lâkin, sadece mantıkî istidlal  yoluyla, solipsizmi çürütmek o kadar kolay değil.

  Continue Reading »

2.1. solus ipse: solipsizm ve şuur

admin August 18th, 2009

“Tutsam taleb-i hakîkate  râh-i mecâz

Efsâne bahânesiyle arz etsem râz”

Fuzûlî 

 

Ego sum qui sum”: “ben, benim” diyebiliriz (bu bir totoloji, yani ma’lûmu i’lâm etmek oluyor elbette) ama “benlik” ne demektir? Gazâlî, “Meâ’ric ül-Kuds fî medârici ma’rifet in- nefs” (nefsini bilmenin basamaklarında kutsal mi’raçlar) isimli eserinde, ‘benlik anlamına gelen “nefs” kelimesinin Kur’an âyetleri içinde hangi farklı ma’nâlara gelecek şekilde kullanılmış olduğuna dair misaller vermiş ve “nefs” kavramının Kur’an’daki ibarelerde yerine göre “kalb”, “akıl” ve “ruh” ma’nâsına gelecek şekilde geçtiğini göstermiş; binaenaleyh, Arapça’da bu kavramların aynı ma’n’aya gelecek tarzda birbiri yerine kullanılabildiğini’ yazmıştı. Öyle görünüyor ki benlik, yani Nefs (Ruh / Akıl / Kalb) sayesinde kendimizi ve kendi dışımızdaki dünyayı tanıyor ve akıl yürütüyoruz. Gazâlî, “Nefs, mahall-i ma‘kûlâtdır” diyor. Yani akıl yürüten benliğimizdir ve kendi dışındaki dünya hakkında hüküm veren de odur; ancak bizzat bu benlik şuurunun kendisi veya insan rûhu hakkında fazla akıl yürütemeyiz; çünkü, şuur zaten benlikle başlar. Şuur kelimesini de hangi mânada kullandığımızı tekrar netleştirmeliyiz. Beynimizde oluşan tasavvura –meselâ çevremizdeki bir nesneye dikkat edince onu görmekte oluşumuza- şuur diyoruz (perception).

  Continue Reading »

2.2. Solipsizm, Mantık ve Gerçeklik Teorileri:

admin August 18th, 2009

 

“Sapiens nihil affirmat quod non probet.”

“Akıl isbat edilmeyen şeyi tasdîk etmez”

 

 “Felix, qui potuit rerum cognoscere causas”:

 “Mutludur, o kimse ki nesnelerin sebeplerini öğrenmeye (bilmeye/fark etmeye) muktedirdir.”  Lucretius

 

 

 

Söze başlarken naklettiğim rübaide, “bir perde var anda ne konuşsak sen ü ben /çün perde iner andâ ne ‘sen’ var ne de ‘ben’ ” şeklinde söylendiği üzere, şimdi yeniden, işbu fânî beşerî benliğin “kalıcı olamayışı” hususuna vurgu yapıyorum: Çünkü, “kalıcılık vasfı” meşhur gerçeklik kriterlerinden biridir.  “İnsan, Varlık ve Zaman” isimli yazımdan  iktibas ederek söylersek:

 

Eflatun’un mağara istiâresine göre, ‘bir, varlığı anlaşılabilir, mükemmel, görünmez ve ebedî idealar’ vardır ve bir de, ‘hissedilebilir, müşahhas ve âşinâ nesneler’… Duyular tarafından idrâk edilen bütün nesneler bir değişme sürecinden geçtikleri için, böyle nesneler hakkında,, belli bir zaman zarfında ifade edilen bir hüküm daha sonraki zamanda gerçek olmayacaktır. O halde, bu değişken nesneler tam anlamıyla gerçek değildir.”

 

Gerçekten de, bilgilerimiz ne ölçüde gerçeğe delalet edebilir ki? Kendi mağarasında (bir benzetme de ben yapayım: diyelim, kafatası içinde) mahbus olan bir idrâk, kendi dışındaki gerçek dünyadan (idealar dünyası) mağaranın duvarına akseden gölgeler (dış dünyanın aydınlığını yansıtan göz kanalı ile dimağda oluşan gölgeler, suretler, imajlar; yani zihinde oluşan tasavvurlar) vasıtası ile, kendi dışındaki dünyayı, “gerçekte olduğu gibi”, yanlışsız ve eksiksiz bir biçimde tanıyabilir mi? Zihnimizde oluşan görüntü (imaj), gerçeğin gölgesi, aslına ne kadar intibak edecek ve bize gerçek hakkında ne kadar sıhhatli bir fikir verebilecek?” (Dil ve felsefe, sh.117) 

“Elbette bizim zihnî tasavvurlarımız, duyularımızın meydana getirdiği intibalar tarafından teşkil edilmiş bir idrâk, bir “perception” olduğu kadar, anlayışımız da bu idrâki yönlendirmektedir: Bu itibarla zihnî tasavvurlar hiç bir zaman dış dünyadaki realiteye, mutlak şekilde, tetâbuk edemezler. Hallâc’ın ârifâne sözü, bu ma’nâda dahi doğrudur: ‘Ancak kendisi için hakîkidir hakîkat’ ” (Mülk ve Hilafet, sh.138) Continue Reading »

nokta-i suğrâ

admin August 16th, 2009

nokta.

Şahin Uçar’ın, Süheyl Ünver Hocadan ders aldığı yıllarda, tıp tarihi enstitüsü atölyesinde kendi kompozisyonu olarak yaptığı ilk deseni budur. Sene 1971. Dergah Yayınevinin Türk Edebiyatı Ansiklopedisindeki “nokta-i suğra” maddesinde de bu desenin siyah-beyaz bir fotoğrafı vardır.Peyâmi Safâ’nın “Sanat, Edebiyat, Tenkit” kitabının  kapak deseni olarak basılmıştır, 1972; ayni desen daha sonra, Şahin Uçar’ın  “Varlığın Anlamı” kitabında kapakdeseni olarak tekrar kullanılmıştır, 2007.

album

A’râf

admin July 30th, 2009

Vaktâ ki kadem bastı bu dünyâ üzre âdem
Her lahza geçen ânı unutmakta dem-â-dem

Bir nağme ki her dem değişir kalbi zamânın
Efsûs geçen günleri kalbim unutursun
Yâdında kalır belki şiir kalb-i zamânın

Yâdında kalır belki şiir söylediğim gün
Efsûnü geçen demlere kalbim gibi hem-dem
Bir tortu kalır gerçi kadehinde bu ömrün

Son şarkısı aşkın ve şarâbın unutulsun
Ben şîşeyi çaldım taşa… kalbim de kırılsın
Hâtırda bu tortû bu kırık câm ile kalsın

Her lahza dem-â-dem unutur kalbi: zaman bu
Kaybettiği Cennet’te geçen günlere dönmez
Bir ân-ı tahattur idi: A’râf… Unutuldu…

Her lahza geçen ânı hatırlar da dem-â-dem

Hayfâ ki kadem bastı bu dünyâ üzre âdem

1998

Şeydâ Dîvânı’ndan bir Gazel

Rahmetli Prof. Dr. Kaya Bilgegil ile 1974′te Enderun Sahafiye’deki kufi besmelem vesilesi ile ilk defa tanıştığımız sohbet esnasında okuduğum gazel.

kaamet-i dildâr aceb tûbâ mıdır
ol hırâmân serv-kâd cânâ mıdır

tâ ezelden rû-nümâ peymânede
gördüğüm hüsn ol gül-i ra’nâ mıdır

bilmezem dünyâ vü mâ-fîhâ nedir
“lâ” mıdır “illâ”  mıdır “leylâ” mıdır

ser-hoşam döndükçe dünyâ bâşıma
dil kıyâm etmekde bi-pervâ mıdır

yâ niçün dönmektedir çarh-i ezel
âşık-ı zârın gibi şeydâ mıdır

1971

MÂYÂ

Dünyâ-

ılık bir deniz:

yüzüyorum, uçsuz bucaksız

denizde balık – balıkta deniz

elsiz-ayaksız

ağızsız-dilsiz

kimsesiz

yönsüz….

Mâyâ-

bir rûyâ görüyorum:

denize giriyor kan rengi güneş

yüzüyor güneş;

yüzüyorum.

batıyor güneş;

uyuyorum.

uyuyor deniz;

sensiz….

Atmân-

sonsuz bir okyanus:

İçimdeki “Sonsuz Ben”

ben denizde yüzerim- deniz de bende yüzer

sonsuz….

Moksâ-

şarkı söylüyor deniz kızları:

çığlıkları ümitsiz

sesleri tîz

duyulmuyor sözleri

görünmüyor yüzleri

sessiz-soluksuz deniz

bensiz…

Nirvânâ.

1986

Historical Thought & Education in Modern Turkey, 1986

admin July 23rd, 2009

 

 “The Sphinx must solve her own riddle.”

R. W. Emerson: Essays 

 

What is history but an experience of humanity! Yet what is the use of experience, if one does not learn anything from it? It is useful, only so far, if we have the intellectual capacity to learn something from that experience. We have only a partial experience of history; that is, we know what happens in our age. “If the whole of history is in one man”, said Emerson once, “it is all to be explained from individual experience… We as we read must become Greeks, Romans, Turks, priest and king, martyr and executioner, must fasten these images to some reality in our secret experience, or we shall see nothing, learn nothing, keep nothing”. We learn the past experience of humanity from recorded history; that is, the historical experience, is not our own life-experience: it is the experience of mankind as we hear or read; and as the facts of our world show, we can not be wise enough to learn from other people’s experiences. The problem is that we can not learn from our own experiences either, from the facts of our age, without considering the historical developments prior to this “status quo”. What will learn the future generations of humanity from this would-be history, from the facts of our time? According to this perspective of history, humanity is like a child who can not grasp the real meaning which lies behind the facts.

In the First World War, great empires vanished; Ottoman Empire had also gone; we were forced to defend every part of our country against invaders; after a bitter struggle with Greeks, we have gained independence; and we have established a republican state: consequently, great cultural revolutions have come into existence in Turkey. Then we have adopted a nationalistic view of history; and since then, Turkish historians, influenced by Western historical thought of nineteenth-century, were forced to grasp the meaning of history with a Rankean understanding of methodology. Even though, we are forced to think seriously about these great historical revolutions, I think, Turkish historical thought has some romantic and naive elements which have to be considered again: The nineteenth century fetishism of facts was completed and justified by a fetishism of historical documents, in Turkish historical thought, as en effect of that Rankean methodology. Certainly, L. Von Ranke was a great historian of nineteenth century; and the idea of an objective history which depends on facts (as recorded in historical documents) seems natural for his age. But we can not go back to nineteenth century. As E.H. Carr says:

“When Ranke in the 1830s, in legitimate protest against moralizing history, remarked that the task of the historian ‘simply to show how it really was’ (wie es eigentlich gewesen), this not very profound aphorism had an astonishing success. Three generations of German, British, and even French historians marched into battle untoning the magıc words ‘Wie es eigentlich gewesen’ like an incantation – designed, like most incantations, to save them from the tiresome obligation to think for themselves. The Positivists, anxious to stake out their claim for history as a science, contributed the weight of their influence to this cult of facts.” Continue Reading »

JANUS

admin July 17th, 2009

 Ey boş duvarlar, susun! sessizliği dinleyin!
Bir kar yağar, sessizlik örter bütün sesleri
Ey bu kader dersini öğrenmeyen öğrenci
Bir yüzün çocuk senin / öbür yüzün ihtiyar
Bir çığ düşer ey gönül, örter sesini senin
Hangi ses saltanatı sürer sonsuza kadar?
Kar yağar lapa lapa çocukluğum üstüne
Sessiz sessiz yağan kar örten bütün sesleri.

Çocuk bahçende koşan iki köpek yavrusu
Dallarından elmalar sarkan ağaçlar hani?
Hani nerde, cennetin o kaygısız türküsü?
Cennet çayırlarında kıvrım kıvrım akan su
Kurumuş; solmuş çayır; ötmüyor çayır kuşu
Ne dağların rüzgârı, ne tarlanın başağı
Ne kaldı elde bugün… ne yaptın mahsûlünü?

Atlas gibi omzunda bu dünyayı taşırken
Titan’lara benzerdin: Promete gibi / sen
Tanrı’dan ateş çaldın, Tanrı Dağı’ndan ışık
Dağlarda ateş yaksın diye gür sesli çoban
Öğrenir, öğretirdin insanlara sırları
Sen / bu kader dersini öğrenemeyen çocuk
Ödedin bedelini Tanrı’ya ihânetin
Oyar her gün kalbini kartal gagalı zaman
Bir yüzün çocuk yüzü / öbür yüzün ihtiyar.

Janus gibidir hayat; iki yüzlüdür kader
Bir yüzünde mutluluk / öbür yüzünde keder
Herşeyin bir doğru yüz, bir de yanlış yüzü var
Var olan herşey doğru / herşeyde bir yanlış var
Zaman âdildir / gerçi / hakksızlığı da sever
Hem iyi, hem kötüdür / hem mutluluk, hem keder
Janus gibidir hayat: iki yüzlüdür kader

Zehirlenmiş bir köpek gibi kıvran ki bugün
Mutluluk çağı geçti: ışığı söndü günün
Bir yüzün çocuk yüzü-öbür yüzün ihtiyar
Karlar altında kaldı sesleri gençliğinin
Hangi ses saltanatı, sürer sonsuza kadar?
Artık yalnız kar sesi: ne mutluluk, ne keder

Ben / bu kader dersini öğrenemeyen çocuk
Ödedim bedelini zamanı öldürmenin
Oyar hergün kalbimi kartal gagalı zaman
Bir yüzüm çocuk yüzü / öbür yüzüm ihtiyar
Herşeyin bir doğru yüz, bir de yanlış yüzü var
Janus gibidir zaman: iki yüzlüdür kader
Bir yüzünde mutluluk / öbür yüz sonsuz keder…

Patterns & Trends in History, 1984

admin June 24th, 2009

  “Bismillâhirrahmânirrahîm

Summun, bukmun, umyun; fehum la yerciun.”  Koran, II: 181

 

 “Esrarı ezelra ne tu dani vu ne men

In harfi muamma ne tu hani vu ne men

Hest der pesi perde, guft u guyi men u tu

Çun perde berufted ne tu mani vu ne men.”    Hasan Harakaanî

 

 “Since we can not change the reality, let us

change the eyes which see it.”   A Byzantine Mystic.

 

The Subject of History:

“History is the teacher of life” 3, ancient Romans said, yet what is history in fact? That’s the essential question. In my opinion, history must be useful in a way that from which we have to learn how to live and how to organize the world; otherwise it would be useless; and as The Prophet says: “O God, I take refuge to you from useless knowledge!” 4 Why, if history is conceived as the record of events which happened in past ages, it fits for nothing! What about the present – time in which we are living? And ‘Quo vadis Domine?’: Where do you go our Lord? From where we have come, and how it has become possible that we live in a dangerous world again? And is it still possible that we have a future yet? What is becoming? What will come out of it? Then, what is history? W. Durant says: “most history is guessing, and the rest is prejudice.” Let us repeat after the fashion of Mr Durant: “to begin with, do we really know what the past was, what actually happened, or is history ‘a fable’ not quite agreed upon?” 5  Historians are obligated to answer, if possible, all of these difficult questions…

  Continue Reading »

Bestenigâr ilâhî, 1970

admin January 24th, 2009

Bestenigarilahi

Yılmaz Öztuna’nın Türk Musikisi Ansiklopedisi’nin son baskısındaki “Şahin Uçar” maddesi

admin January 1st, 2009

  • UÇAR [Şahin] (12.2.1949) Tarih bilgini, Şair ve Müzisyen. Sivas’ta Acıyurt’ta doğdu. Karapapak asıllıdır. Aileden ve çocukluğunu geçirdiği yerlerde Arapça ve Farsça öğrendi. İstanbul Üniversitesi tarih bölümünü bitirdi. Sivas’ta öğretmen (1973-76) olup sonra Erzurum Atatürk Üniversitesi’ne geçti. 1980′de Amerika’da Princeton Üniversitesinde yüksek ihtisas ve doktora yapıp (1983) Selçuk Üniversitesi’ne geçti, doçent (1989), profesör (1993) oldu. Niğde Üniversitesi’nde dekanlık ve rektör vekilliği yapıp emekliliğini istedi. Avrupa ve ABD’nde araştırmalarda bulundu. 2001 eylülünde İstanbul’da İslam Ansiklopedisi’ni de çıkaran Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi başkanı oldu. Türkiye’de tarih felsefesi branşının tek profesörüdür. Bu konuda, Emevi-Abbasi dönemi İslam tarihi konusunda Türkçe ve İngilizce kitapları olan seçkin bir fikir ve ilim adamıdır. Latince de bilen az sayıdaki tarihçilerimizdendir. Şeyda mahlası ile divan şiiri üslubunda şiirler yazdı. Türk edebiyatında divan sahibi son şairdir. Hattat ve müzehhibdir. Kemal Batanay’ın öğrencisidir. Tanbur çalmış, ney üflemiştir (kendisinden alınan bilgiler; notaları; Türk Edebiyatı Ans., madde Uçar; Öztuna, Türkiye Gaz., 9.2001).
  • Besteleri:
  • 1) Bestenigar Ağır Aksak Semai (Gönlümüzün hoşça bir elhanı var, belirtilmeyen bütün parçaların güfteleri bestekarındır), 2) Bestenigar Yürük Semai (Gülüm şöyle, gülüm böyle demekdir yare mu’tadım, Nedim); 3) Bestenigar Sofyan İlahi (Yar ü var Allahü Ekber), 4) Hüzzam Sofyan İlahi (Hak bir gönül verdi bana, Yunus), 5) Hüzzam Sofyan İlahi (Çıkdım erik dalına, Yunus), 6) Neva Nim Sofyan Nefes (Bilmek istersen seni, Hacı Bayram Veli); Şarkılar: 7) Acem-Aşiran Curcuna (Unuttuğum yıllar nerde o dünya?), Evc Curcuna (Çal söyle güzel nağmelerin mest-i müdam et), 9) Evc Yürük Semai Azeri üslubunda Türkü (Hangi yerde vurdular o maralı?), 10) Hüseyni Sofyan (Ey afet-i devran sana hayran olayım ben), 11) Hüseyni Sofyan Türkü (Ilgıt ılglt esen seher yelleri, Karacaoğlan), 12) Hüseyni Yürük Semai Türkü (Ay bala beri gel beri), 13) Muhayyer Sofyan (Aceb ol dilber-i rana), 14) Nihavend Sofyan Çocuk Şarkısı (Güneşin battığı anda), 15) Rast Düyek güftesiz Mehter Marşı, 16) Rast curcuna (Gisusuna can mübtela), 17) Rast Yürük Semai (Sleep my love), 18) Segah Yürük Semai Çocuk Şarkısı (El ele çocuklar), 19) Segah Türk Aksağı (Sırma saçlarına bağlıdır gönlüm). ilk parçasını 19.9.1971 ‘de, sonrakileri 1972 ve 1973 yıllarında bestelemiş, sonra bırakmıştır.