Bismillâh ir-Rahmân ir-Rahîm

admin March 5th, 2010

kufi-besmele
Kûfi Besmele, composition date,1973
.
“My friend Prof. Dr. Yumuşhan Günay mentioned to me once that this kûfî besmele design was closely resembling Alhambra architecture: & then, I have found & checked this photo & believed  it to be true.”
.
Bu besmeleyi bir sipariş üzerine, 1973 te yazmıştım. Ancak sonraki bir tarihte besmeleye, Hüve allah, muhammmed, ebubekir, omer, osman, ali kelimelerini de eklemişim. Her nasılsa bu biçimini kaybetmiştim. 2008 de, arkadaşım Prof. Dr. İbrahim Yekeler dedi ki, “ben senden bu besmelenin bir kopyasını almış ve saklamıştım; şimdi, ablam bu besmeleye tezhib yapmak istiyor.” böylece 35 yıl sonra bu besmeleyi yeniden bulmak beni ‘öldükten sonra dirilmiş gibi’ sevindirdi ve şimdi  “Hüve allahü” ibaresi yerine “allah” lafz-ı celâlini iki kere yazmak suretiyle (allah allah) orta kısımdaki yazının birinci kısmını azıcık tashih ettim. Besmeleyi Edibe Yekeler tarafından kat’ı usûlü ile süslenmiş biçimi ile birlikte takdim ediyorum. Bu Besmelenin bir diğer mühim hâtırası da şudur. İstanbul’a gidip Besmele siparişini teslim ettikten sonra, bir kopyasını da Enderun Sahafiye’ye hediye etmiştim. Derken, günlerden bir gün Enderunda, Allah ganî ganî rahmet etsin, Prof. Dr. Kaya Bilgegil’in sohbetini dinlerken, dükkanın duvarındaki bu besmele Hoca’nın dikkatini çekip, “bunu kim yazmış?” diye sordu. O zaman, orada bulunan  arkadaşlardan  Mustafa Uzun, beni hocaya tanıştırdı. Sohbetin sonunda rahmetli kartını vererek Erzurum Edebiyat fakültesinde Dekan olduğunu ve beni fakülteye alacağını söyledi. Bu besmelemizin bereketi sayesindedir ki, 1976′da Edebiyat Fakültesinde Paleografya (eski kitabe ve yazılar) uzmanı ta’yin edildim. “Hâzâ min Fazli Rabbî” (İşte bu Rabbimin Fazlındandır).

5. Tarih Felsefesi konuşması 13 Mart’ta

admin March 5th, 2010

13 Mart 2010 da saat 14:00 de Atatürk Kitaplığında tekrar buluşmak üzere…”tarih felsefesi”ne dair  takdim yazısı:


Tarih Felsefesi, yahut tarihin felsefesini yapmak, geçmiş zamanlarda cereyan eden hadiseleri düşünmek ve yorumlamak demektir. Tarihi anlamaya ve yorumlamaya ihtiyacımız var çünkü içinde yaşadığımız dünyanın şartları geçmiş zamanlarda cereyan eden hadiselerin neticesidir.Tarihi hadiseler geçmişte kalmış ve unutulmuş olsalar dahi bugünkü olaylara da iştirak ederler. Tarihi anlamlandırmak ne derecede mümkündür, tartışılabilir; ancak tarihi araştırma ve yorumlama gayreti yaşadığımız dünyayı anlamak ve beşeriyetin geleceği hakkında bir projeksiyon üretebilmek içindir. Kısaca, bugün yaşadığımız hadiselerin geçmiş zamanlardaki hadiselerin meydana getirdiği şartların sonucu olarak oluştuğu düşünülürse; bu dünyayı anlamak için uygun bir perspektif tayin etmek ve gelecek zamanlar için doğru bir oryantasyon, doğru bir yol, bir yöneliş ve istikamet tayin etmek maksadıyla,yani bugün yaşadığımız şartları oluşturan sebepleri anlamak için, tarihi anlamaya çalışıyoruz. Demek ki, zaman içinde cereyan eden hadisatı anlamaya çalışarak, insanın yeryüzündeki macerasını anlamlandırmak istiyoruz. Böyle anlaşıldığı takdirde, tarih felsefesi dediğimiz bu faaliyet, herhangi bir disiplinin, söz gelişi tarihin veya felsefenin, bir branşı olmaktan ziyade, “beşeri hikmet ve marifetin” bir bütün olarak tamamını ihtiva etmektedir, zira geçmişi bugünü ve geleceği ile beşeriyetin bütün hayatını anlamlandırmak manasına gelmektedir. Bu öyle bir hikmet ve marifet arayışıdır ki hakikati anlama ve açıklamaya yönelik bütün farklı araştırma dillerini, yani bilim, felsefe, tarih, sanat, marifet-i nefs dahil olmak üzere, hadisatı anlayabilmek için kullandığımız bütün farklı ifade vasıtalarımız ve inançlarımızı ihtiva eder. Hatta belki, tarih disiplininin bir şubesi olduğu intibaı veren bu “tarih felsefesi” tabiri bile, bu bakımdan biraz eksik ve yetersiz bir tesmiye gibi durmaktadır, zira bu ismin müsemması ilk bakışta gördüğümüzden daha geniştir. Eğer beşeri varlığımızı bütün yönleriyle anlamlandıracak bir hikmet ve marifet arayışı içinde isek, izafi ve kısmi gerçekler yerine, tam ve kamil manası ile “Hakikat”e talip olan bir yolcuya dönüşüyoruz demektir. Fuzuli’nin dediği gibi, “Aşkıdır aydınlatan aşıkların yollarını.” Halbuki, rah-i hakikat belki lisan mecazından da geçer amma aşkın nihai hedefi her nevi dilin ifade imkanlarını zaten aşmaktadır. Onun içindir ki, bu bahse dair söyleyebileceğimiz söz, ezcümle şundan ibarettir: esasen her nefis şuurlu veya şuursuz olarak bu marifete taliptir, zira insan ruhu tahsil-i maarife mecburdur. Çünkü ruhun hilkati böyle. Ve bundan daha mühim bir beşeri faaliyet de tasavvur edilemez. Şu halde malum ola ki, dilin ifade imkanları sınırlı olduğu için, biz bunu tarih felsefesi diye adlandırıyoruz amma bu kadar büyük ve derin meseleler bu basit kelimelerin ifade gücünü aşıyor. Belki Zamanın Felsefesi demeli, yahut daha güzel bir ifade bulmalıyız. Bir sufinin dediği gibi:
“çünkü beşeri dil bu kadar yüksek
ve insan ölçülerini bu kadar aşan bir hakikati ifade edemez
ne var ki kalbim bildi.”

Benlik Meselesi: Ego sum qui sum

admin January 6th, 2010

1. Benlik Meselesi:

1.1.“ego sum qui sum”( I am that I am): “Ben, Ben’im.”

“Bismillah ir- Rahman ir-Rahim.
Ve lillâhi’l-maşrıku ve’l-mağribu
Fe’eynemâ tuvellû fe-semme vechullâh”

Şark da Garb da Allah’ındır. Ve hangi yöne dönüp baksan orada,

derhal  Allah’ın yüzü ile karşılaşırsın” (el-Bakara 2/115).

Ben, benim” diyerek, söze bu “Benlik” kavramı ile başlıyoruz; çünkü, Benliğimiz etrafındaki dünyayı idrâk ederken, yalnızca dış dünyadan alınan bir takım ihsas ve intibaları terkip ve tasavvur etmekle iktifa etmez. Bilakis, her benlik kendi dışındaki kâinâta dahi kendi rûhunu yansıtmak ister. Hattâ denebilir ki, etrafımızdaki dünyadan aldığımız ihsas ve intibâları bile, kendi rûhî ihtiyaçlarımızın yönlendirdiği bir idrâk seçiciliği vasıtasıyla ve bir süzgeçten geçirerek alıyor ve kendi rûhumuzun kalıbı içinde yoğurarak yeniden tasavvur ediyoruz. “Algının seçiciliği” tabiri bilinen bir şey. Demek istiyorum ki, dünya tasavvurumuz, bir ölçüde de olsa, keyfî bir tasavvurdur: bir “kurgu”dur. Benliğimizin işbu “dış dünya kurgusu” hakkında konuşmak isteyince, buna dair bir farsça rübâî ile ilgili, çok uzun zamandan beri unuttuğum bir hâtıra birdenbire yâdıma düştü: sözlerime, benliğimizin dış dünyaya nasıl seçici bir dikkat ile baktığını gösteren bu hâtıra ile başlayacağım.

Her yer karlarla kaplıydı… ‘ağızdan çıkan nefesin sakalda, bıyıkta buz tuttuğu’ günlerden biriydi…Hani derler ya, Evliyâ Çelebi Erzurum’un kışını tarif etmiş: “bir kedi damdan dama atlarken soğuktan donmuş ve buzu çözülünceye kadar havada asılı kalmış!” İşte öyle bir günde, Gömlekçi Hatem Usta’nın dükkanında oturmuş, sohbet ediyordum. “Evliya’nın bu ‘kış tarifi’ne ne dersin Usta?” diye sorduğumu hayâl ediyorum… Derdi ki, meselâ: “Sanki Evliya Çelebi yalan mı yazmış: olur a, bir kış günü bir kedi damdan dama atlarken yaralanabilir. Hava böyle olursa, donup, ölür; cesedi çatıda kalır: fakat karlar biraz erirse, kedinin leşi, çatıdan aşağı kaymaya başlar ve şöyle düşecek gibi olur. Amma, hava tekrar soğursa, kedi çatının ucunda donar, kalır. Kışın çatılardan sarkan uzun buz saçakları olur ya hani, işte bu donmuş kedi, o buzlardan birine yapışmış ve buz saçağının ucunda çatıdan aşağı sarkmış olabilir. Yani ki, hava ısınıp buzu çözülene kadar, kedi öylece, havada asılı kalır: Her sözün bir yakışanı var.Demek ki,“kedinin soğuktan donup havada asılı kalması” gibi bir söze bile, mantıklı bir açıklama yakıştırılabilir. Hatem Usta, kendi deyişiyle, gençliğinde, o eski zamanlara mahsus, gezgin dervişleri, “Hekâtçı Hâfızlar”ı dinlemiş bir âdemdi. Öyle bir “mîr-i kelâm” idi…Ve işte öyle bir kış gününde, sanki eski zamanlardan gelen bir heyûlâ gibi, sakalı bıyığı buz tutmuş cezbeli bir Molla, bir ruzgâr uğultusu ile birlikte, dükkan kapısından içeri süzülüverdi. Usta bizi tanıştırır tanıştırmaz, Molla’nın içindeki Derviş uyandı; birdenbire aşk ü şevk ile cezbeye geldi ve “Size Hasan Harakaani Hazretinden bir rubâi!” (1) diye gürledi; görelim ne söyledi:

esrâr-ı ezel râ ne tü dânî vü ne men

v’in harf-i muammâ ne tü hânî vü ne men

hest ez pes-i perde güftügûy-î men ü tü

çün perde berüfted ne tü mânî vü ne men”

esrâr-ı ezelden ne sen âgâh ne de ben

bir harf-i muammâ ne sen âşinâ ne de ben

bir perde var andâ ne konuşsak sen ü ben

çün perde iner anda ne “sen” var ne de “ben”.

Continue Reading »

tarih felsefesi http://www.dailymotion.com/video/xbnnez_sahin-ucar-ataturk-kitaplyyy-1-konf_tech

admin December 28th, 2009

M.S.Adalı: Üçüncü konuşmayı <Şahin Uçar> grubuna ekledim Aşağıdaki linkten ulaşabilirsiniz :
<http://www.facebook.com/group.php?gid=5894197691>

Şahin Uçar’ın tarih felsefesi konferanslarını dinlemek için bir link

Paradise Lost: kayıp cennet- el-HAMRÂ

admin September 3rd, 2009

800px-80525560_0eb2c1d54a_o

Muvaşşah: Endülüs Gazeli

admin September 2nd, 2009

 

“Gannî lî ve huz aynâyi”
(şarkı söyle bana ve gözlerimi al)
Ümmü Külsum’den

 

Çâresiz ve yalnızca yenmek için zamânı
Bu gece bir kahvede şiirler yazıyorum:

Şu yağmurlu gecede sigara dumanından
Zamânı süzüyorum: zamânın her ânından
Çıkıyor bir kafiye-bir hayal ormanından

Sisli bir orman gibi sigaramın dumanı

Bu ormana mısralar yazıyor… bozuyorum

Çâresiz ve yalnızca aşmak için zamânı
Zamânın kemirdiği beynimi kazıyorum
Yazdığım her mısra bir ızdırâb armağanı

Dalıp bir an ru’yâya; alıp inci, mercânı
Ben dumanlar üstüne desenler çiziyorum

Ve birden duyuyorum bir Endülüs nağmesi
Bir “muvaşşah” söylüyor çöller aşan nefesi
Gannî yâ Ümmü Külsum! Kayıp zamânın sesi

Rü’yâlar görüyorum: Cihânı, âsumânı,
Dolduran çığlıkları tesbîhe diziyorum…

Endülüs’te bir zaman, Elhamrâ konağında
O Arslanlı Havuz’da, Fıskiyeler Çağında
Billur şavkı câriye kızların yanağında

‘Muvaşşah’ söylenirdi, sevmek için her ânı
Onları hatırlıyor-zamâna kızıyorum.

Yaşadığı zamanı beğenen şâir olmaz
Geçen gün âh, geçmiştir-gelecek belli olmaz
Yalnız bu ân senindir; o da sana yâr olmaz

Şiirle aşamazsam ben bu yeri, bu ânı
O ‘kayıp cennet’leri ya niçin yazıyorum?

1989

 

fâtiha tezhîbi, 1977

admin September 1st, 2009

f

fâtiha sûresi, ortadaki halka biçimli kısımda, fotoğrafta silik çıkmış; eserlerin orijinalleri bende de olmadığı için,  bir yerlerden bulduğum (1989 daki hat sergimi gezen bir arkadaşın çektiği)  ve maalesef net olmayan bu fotoğrafı  -hiç olmazsa bu kompozisyonun renkleri hakkında bir fikir vermesi için, (belki, bu fatiha üzerinde yeniden çalışmak istenirse diye) .bendeki renksiz fotoğrafına ilaveten tekrar neşr ediyorum.  mesela yukardaki kufi besmele de kaybolmuştu ama 35 sene sonra bulundu ve bir arkadaş ta  tezhibini yaptı-   Kûfi besmeleye yapılan tezhib için, bu sitenin “art” works sayfasına bakınız.

Şâhid-i ma'nâ

mazmun ve dil felsefesi

admin August 29th, 2009

 Edited by, Gökmen Kılıçoğlu , 2008

Fâtiha tezhîbi, 1977

admin August 29th, 2009

fatiha-tezhibi

 

.

fâtiha sûresinin istif kompozisyonu

admin August 26th, 2009

fatiha1

fâtiha sûresi, 1977

admin August 26th, 2009

 

fatiha

Babil Kralı Nebukadnetsar’ın Rüyalarına Çağdaş Yorumlar

admin August 26th, 2009

Bismillâhirrahmânirrahîm

“külle yevmin hüve fî şe’n:

 (O, her gün bir şe’niyet içredir:

kâinatı her an yaratmaya devam eden bir Hallâk’ı dâimdir.)”

 Kur’an-ı Kerim

 Hz. İsa buyurmuştu ki “gözlerinin önündekini tanı, görmediğin de sana ilham olunacaktır.” Gözlerimiz önündeki dünyaya baktığımızda ne görüyoruz? Gördüğümüz ve yaşadığımız dünyayı nasıl yorumlamamız gerekir? Kısaca, insanlara ne oldu? Çağdaş hayat birçok görünüşü itibariyle bir kabusa, kötü bir rüya’ya, benziyor. Niçin kendimizi içinde yaşadığımız cemiyete yabancı ve garip hissediyor, kalbimizde onulmaz bir gurbet yarasının sızısını duyuyoruz? İnsanoğlunun yeryüzündeki pozisyonu, niçin böylesine bir cinnet ve vahşet manzarasına dönüştü? Televizyonu her açışımızda, yeryüzünün her tarafından nakledilen ve beynimize üşüşen dehşet sahneleri ve çığlıklar… Ekmek kazanma savaşı içinde kan ter içinde kalan insanlar görüyoruz. Bernard Shaw’ın tabiri ile, “Lekeli para” kira, faiz ve kârla elde ediliyor ve her kuruşu suça, içkiye, fahişeliğe, yoksulluğun bütün kötü meyvalarına bulaşıyor. Dünyamıza vahşet ve terör hakim oldu, hayatımız kabus gibi… Geçenlerde Spengler’in Batı’nın Çöküşü kitabını karıştırırken gördüm; “tarihi çağlara ayırarak yorumlama geleneğinin Kitab-ı Mukaddes’teki Danyal Aleyhisselam’ın kehanetinden kalma çok eski bir gelenek olduğunu” söylüyor. Bana öyle geliyor ki, Mukaddes Kitaplarda bahsedilen kıyamet öncesi “Karanlık Çağ”, sanki bu çağdır. “Altın Çağ”, “Gümüş Çağı”, “Tunç Çağı” geçti ve işte nihayet “Demir Çağı”ndayız. Çağdaş teknolojinin acımasız çelik silahları insanlığı parçalıyor, eziyor. Bir kabusa dönüşen çağdaş tarih rüyasını yorumlamamız gerekiyor. Hz. Danyal’ın, bu dört çağ tasnifiyle, Babil Kralı Nebukadnetsar’ın rüyasını yorumladığı gibi bizim de bir tarih yorumuna, yeni tarih felsefesine, ihtiyacımız var.

Continue Reading »

kûfî yazı, 1976

admin August 23rd, 2009

allah_

Allah, Muhammed, Ebubekir, Ömer, Osman, Ali

Nosce te ipsum: kendini bil

admin August 22nd, 2009

 

 1.2. “Ego sum qui sum”: “Ben Benim”

“Nosce te ipsum”: Sen kendini bil…

 

 

 “Hakikati bileceksiniz ve hakikat sizi hür kılacak”

Hz. îsâ

Bir zamanlar bir şehzade vardı; bebeklik çağında kendi şehrinden sürülmüş, bir ormancı tarafından büyütülmüş ve bu şartlar altında olgunluk çağına erişmiş olduğu için; kendisini birlikte yaşadığı bu barbar ırka mensup birisi zannediyordu. Bir gün babasının vezirlerinden birisi onu buldu ve ona kim olduğunu anlattı ve böylece kendi kimliği hakkındaki yanlış fikirden kurtuldu ve anladı ki, ‘kendisi aslında bir prenstir. ‘İnsan ruhu da böyledir!’ diye devam ediyor Hindu filozof, ‘İçinde bulunduğu şartlar yüzünden kendi karakterini yanlış anlar; ta ki bir mübarek üstat kendisine gerçeği açıklayıncaya kadar; o zaman kendini tanır ve anlar ki aslında bir Brahma’dır.”  Walden, Henry David Thoreau,

 

Cognosce te ipsum”: Kendini  bil! Sokrat zamanında, Delphi’deki Apollo Mâbedinin kapısında, “Gnothi sauton”:  Kendini Bil,  yazarmış (elbette bilgi,  bir naklî bilgi şeklinde de olabilir: görmemiş olsak bile, Paris’in Fransa’da olduğunu bilmemiz gibi; halbuki  eski yunanca’da naklî bilgi ve bizzat müşâhedeye/keşfe dayanan bilgi  için ayrı ayrı kelimeler varmış ve bilginin doğrudan müşâhede ve tecrübe ile elde edilen çeşidine ‘gnosis’ deniyormuş. Yani bu ifade, tasavvufdaki derûnî müşâhede mahsûlü keşf anlamında bir bilgiye tekabül ediyor). Yunus Emre’nin deyişiyle, “Her ne ki ararsan kendinde ara.” Esasen gnostik teorilerde olsun, tasavvufda olsun, ma’rifet nazariyesi öncelikle Ma’rifet-i Nefs ile, kendi benliğimizi tanıma/ bilme ile başlar.  

 

Hz Musa’nın hayatı da böyle bir kendini tanıma hikayesidir: Birisi ona gerçeği anlatıncaya kadar, kendisi ‘Firavun’un kızkardeşinin oğlu’ olarak bilinirmiş. Ve Musa bir Mısır Prensi olarak yetişip, kendisini Firavun ailesine mensup bir prens diye bilirken, ancak olgunluk çağında öğrenir ki aslında İsrailli kölelerin soyundan gelme biridir…  

 

Ve Tevrat’ta anlatılanlara göre, Musa Tur-ı Sînâ’da Tanrı ile konuşurken, ‘gidip İsrailoğullarını Mısır’dan çıkarması gerektiği’ emrini aldığı zaman:

 

İşte ben, Benî İsrail’e gidip onlara ecdâdınızın Allâhı beni size irsâl eyledi dediğimde, bana ‘ismi nedir’ Derler ise, onlara ne söyleyeyim?” dedi. (Hurûc, 13):

Dixit Deus ad Mosen: ‘ego sum qui sum’, ait; ’sic dices filiis Israhel ‘qui est’ misit me ad vos’ .”: Tanrı Musa’ya dedi, “Ego sum qui sum”/ “Ben Benim” “İsraill oğullarına , “beni size  gönderen kimdir‘ dedikleri zaman, böyle söyle” (’ben benim ‘diyen  gönderdi).  (1) Exodus/Hurûc: 3/ 14.

 Şu halde, Tûr-i Sînâ’daki bu muhâverede, “İsmi nedir?” sualine verilecek cevab olarak; Tanrı kendisini, “Ben, Benim” diye tavsîf etmiştir (Ben mevcûd olanım/ Ben Vacib-ül vücûdüm/ Mutlak Varlık Benim). Bu Tanrının ‘İsim’ lerinden biri. ‘Mutlak Benlik’ ancak böyle tarif edilebilir: bu çok tartışılmış bir âyet olup, St. Thomas’ın yorumuna göre, “varlığın tamâmı benim” ma’nasına gelmektedir. Şimdi, bu ifade hakkında, “İnsan, Varlık ve Zaman” isimli yazımdaki yorumumu nazar-ı dikkatinize tekrar arz ediyorum. (O tebliği yazarken, bu ifadenin ancak Tûr-u Sînâ’daki muhâvereye yakışacağını düşünmüş, hatta Tevratta bu âyeti aramış, fakat nasılsa âyetin aslını bulamamıştım; o yüzden tahminimi, “derler ki…” şeklinde ifade etmiş ve Çıkış: 14 .âyeti bulamadığım halde, Tur-u Sina hususunda israr ederek,  10 Emir’in 1. âyetini  nakletmiştim)

  Continue Reading »

DUNE: Çöl…

admin August 22nd, 2009

 

 

.A poem by Anne M

 

A poem written  by Anne M. Schimmel

solus ipse : solipsizm (yalnız ben varım)

admin August 19th, 2009

 2. solus ipse (I alone), yalnız ben: men menem dîger nist.

(ben benim, benden başka bir şey yok)

 

 

Since we can not change the reality,

let us change the eyes which see it.”

 “madem ki realiteyi değiştiremeyiz; o halde,

haydi onu gören gözleri değiştirelim.”  A Byzantine Mystic

 

 

Şimdi, en başta zikrettiğimiz  rübaiye dönerek,  benliğin varlığı hakkında bir şüphe ifade eden o mistik tavrı tekrar hatırlatmak istiyorum. Ne diyordu şair: bir perde var andâ ne konuşsak sen ü ben / çün perde iner andâ ne “sen” var ne de “ben”. Bu varlık harflerini tanımadığımız, dilini bilmediğimiz için okuyamadığımız bir kitaptır… Ve bu varlığın sırrını kavrayamayan idrakimiz için: “bir perdenin ardında ki var: “ben”, “sen”, [!\ü\?] laf”;  bir perdenin ardındaki bütün bu laf, söz, bu dedikodular aslında anlamsız: çünkü, gözümüzün önündeki bu perde indiği anda, ne sen varsın, ne de ben.  Buna karşılık,  işte size tam karşı kutupta yeralan bir fikir : ‘Solipsist’ (idealist) filozof ise,  “kendi benlik şuuru” dışındaki her şeyi reddediyor: ‘Yalnız ben varım başka bir şey yok’ diyor. Bana kalırsa, “artık bu kadarı da şüphecilikte biraz aşırı giden bir tutum” der geçerdim; elbette bu sağduyuya aykırı; lâkin, sadece mantıkî istidlal  yoluyla, solipsizmi çürütmek o kadar kolay değil.

  Continue Reading »

kûfî

admin August 19th, 2009

4h

allah, muhammed,ebubekr,ömer,osman,ali,1973

2.1. solus ipse: solipsizm ve şuur

admin August 18th, 2009

“Tutsam taleb-i hakîkate  râh-i mecâz

Efsâne bahânesiyle arz etsem râz”

Fuzûlî 

 

Ego sum qui sum”: “ben, benim” diyebiliriz (bu bir totoloji, yani ma’lûmu i’lâm etmek oluyor elbette) ama “benlik” ne demektir? Gazâlî, “Meâ’ric ül-Kuds fî medârici ma’rifet in- nefs” (nefsini bilmenin basamaklarında kutsal mi’raçlar) isimli eserinde, ‘benlik anlamına gelen “nefs” kelimesinin Kur’an âyetleri içinde hangi farklı ma’nâlara gelecek şekilde kullanılmış olduğuna dair misaller vermiş ve “nefs” kavramının Kur’an’daki ibarelerde yerine göre “kalb”, “akıl” ve “ruh” ma’nâsına gelecek şekilde geçtiğini göstermiş; binaenaleyh, Arapça’da bu kavramların aynı ma’n’aya gelecek tarzda birbiri yerine kullanılabildiğini’ yazmıştı. Öyle görünüyor ki benlik, yani Nefs (Ruh / Akıl / Kalb) sayesinde kendimizi ve kendi dışımızdaki dünyayı tanıyor ve akıl yürütüyoruz. Gazâlî, “Nefs, mahall-i ma‘kûlâtdır” diyor. Yani akıl yürüten benliğimizdir ve kendi dışındaki dünya hakkında hüküm veren de odur; ancak bizzat bu benlik şuurunun kendisi veya insan rûhu hakkında fazla akıl yürütemeyiz; çünkü, şuur zaten benlikle başlar. Şuur kelimesini de hangi mânada kullandığımızı tekrar netleştirmeliyiz. Beynimizde oluşan tasavvura –meselâ çevremizdeki bir nesneye dikkat edince onu görmekte oluşumuza- şuur diyoruz (perception).

  Continue Reading »

2.2. Solipsizm, Mantık ve Gerçeklik Teorileri:

admin August 18th, 2009

 

“Sapiens nihil affirmat quod non probet.”

“Akıl isbat edilmeyen şeyi tasdîk etmez”

 

 “Felix, qui potuit rerum cognoscere causas”:

 “Mutludur, o kimse ki nesnelerin sebeplerini öğrenmeye (bilmeye/fark etmeye) muktedirdir.”  Lucretius

 

 

 

Söze başlarken naklettiğim rübaide, “bir perde var anda ne konuşsak sen ü ben /çün perde iner andâ ne ‘sen’ var ne de ‘ben’ ” şeklinde söylendiği üzere, şimdi yeniden, işbu fânî beşerî benliğin “kalıcı olamayışı” hususuna vurgu yapıyorum: Çünkü, “kalıcılık vasfı” meşhur gerçeklik kriterlerinden biridir.  “İnsan, Varlık ve Zaman” isimli yazımdan  iktibas ederek söylersek:

 

Eflatun’un mağara istiâresine göre, ‘bir, varlığı anlaşılabilir, mükemmel, görünmez ve ebedî idealar’ vardır ve bir de, ‘hissedilebilir, müşahhas ve âşinâ nesneler’… Duyular tarafından idrâk edilen bütün nesneler bir değişme sürecinden geçtikleri için, böyle nesneler hakkında,, belli bir zaman zarfında ifade edilen bir hüküm daha sonraki zamanda gerçek olmayacaktır. O halde, bu değişken nesneler tam anlamıyla gerçek değildir.”

 

Gerçekten de, bilgilerimiz ne ölçüde gerçeğe delalet edebilir ki? Kendi mağarasında (bir benzetme de ben yapayım: diyelim, kafatası içinde) mahbus olan bir idrâk, kendi dışındaki gerçek dünyadan (idealar dünyası) mağaranın duvarına akseden gölgeler (dış dünyanın aydınlığını yansıtan göz kanalı ile dimağda oluşan gölgeler, suretler, imajlar; yani zihinde oluşan tasavvurlar) vasıtası ile, kendi dışındaki dünyayı, “gerçekte olduğu gibi”, yanlışsız ve eksiksiz bir biçimde tanıyabilir mi? Zihnimizde oluşan görüntü (imaj), gerçeğin gölgesi, aslına ne kadar intibak edecek ve bize gerçek hakkında ne kadar sıhhatli bir fikir verebilecek?” (Dil ve felsefe, sh.117) 

“Elbette bizim zihnî tasavvurlarımız, duyularımızın meydana getirdiği intibalar tarafından teşkil edilmiş bir idrâk, bir “perception” olduğu kadar, anlayışımız da bu idrâki yönlendirmektedir: Bu itibarla zihnî tasavvurlar hiç bir zaman dış dünyadaki realiteye, mutlak şekilde, tetâbuk edemezler. Hallâc’ın ârifâne sözü, bu ma’nâda dahi doğrudur: ‘Ancak kendisi için hakîkidir hakîkat’ ” (Mülk ve Hilafet, sh.138) Continue Reading »

nokta-i suğrâ, 1971

admin August 16th, 2009

nokta

album

admin August 15th, 2009

A’râf

admin July 30th, 2009

Vaktâ ki kadem bastı bu dünyâ üzre âdem
Her lahza geçen ânı unutmakta dem-â-dem

Bir nağme ki her dem değişir kalbi zamânın
Efsûs geçen günleri kalbim unutursun
Yâdında kalır belki şiir kalb-i zamânın

Yâdında kalır belki şiir söylediğim gün
Efsûnü geçen demlere kalbim gibi hem-dem
Bir tortu kalır gerçi kadehinde bu ömrün

Son şarkısı aşkın ve şarâbın unutulsun
Ben şîşeyi çaldım taşa… kalbim de kırılsın
Hâtırda bu tortû bu kırık câm ile kalsın

Her lahza dem-â-dem unutur kalbi: zaman bu
Kaybettiği Cennet’te geçen günlere dönmez
Bir ân-ı tahattur idi: A’râf… Unutuldu…

Her lahza geçen ânı hatırlar da dem-â-dem

Hayfâ ki kadem bastı bu dünyâ üzre âdem

1998

 

Şeydâ Dîvânı’ndan bir Gazel

 

kaamet-i dildâr aceb tûbâ mıdır
ol hırâmân serv-kâd cânâ mıdır

tâ ezelden rû-nümâ peymânede
gördüğüm hüsn ol gül-i ra’nâ mıdır

bilmezem dünyâ vü mâ-fîhâ nedir
“lâ” mıdır “illâ”  mıdır “leylâ” mıdır

ser-hoşam döndükçe dünyâ bâşıma
dil kıyâm etmekde bi-pervâ mıdır

yâ niçün dönmektedir çarh-i ezel
âşık-ı zârın gibi şeydâ mıdır

                                         1971

 

MÂYÂ

 Dünyâ-

          ılık bir deniz:

yüzüyorum, uçsuz bucaksız

denizde balık – balıkta deniz

elsiz-ayaksız

ağızsız-dilsiz

kimsesiz

yönsüz….

Mâyâ-

        bir rûyâ görüyorum:

denize giriyor kan rengi güneş

yüzüyor güneş;

yüzüyorum.

batıyor güneş;

uyuyorum.

uyuyor deniz;

sensiz….

Atmân-

           sonsuz bir okyanus:

İçimdeki “Sonsuz Ben”

ben denizde yüzerim- deniz de bende yüzer

sonsuz….

Moksâ-

           şarkı söylüyor deniz kızları:

çığlıkları ümitsiz

sesleri tîz

duyulmuyor sözleri

görünmüyor yüzleri

sessiz-soluksuz deniz

bensiz…

Nirvânâ.

 1986

Historical Thought & Education in Modern Turkey, 1986

admin July 23rd, 2009

 

 “The Sphinx must solve her own riddle.”

R. W. Emerson: Essays 

 

What is history but an experience of humanity! Yet what is the use of experience, if one does not learn anything from it? It is useful, only so far, if we have the intellectual capacity to learn something from that experience. We have only a partial experience of history; that is, we know what happens in our age. “If the whole of history is in one man”, said Emerson once, “it is all to be explained from individual experience… We as we read must become Greeks, Romans, Turks, priest and king, martyr and executioner, must fasten these images to some reality in our secret experience, or we shall see nothing, learn nothing, keep nothing”. We learn the past experience of humanity from recorded history; that is, the historical experience, is not our own life-experience: it is the experience of mankind as we hear or read; and as the facts of our world show, we can not be wise enough to learn from other people’s experiences. The problem is that we can not learn from our own experiences either, from the facts of our age, without considering the historical developments prior to this “status quo”. What will learn the future generations of humanity from this would-be history, from the facts of our time? According to this perspective of history, humanity is like a child who can not grasp the real meaning which lies behind the facts.

In the First World War, great empires vanished; Ottoman Empire had also gone; we were forced to defend every part of our country against invaders; after a bitter struggle with Greeks, we have gained independence; and we have established a republican state: consequently, great cultural revolutions have come into existence in Turkey. Then we have adopted a nationalistic view of history; and since then, Turkish historians, influenced by Western historical thought of nineteenth-century, were forced to grasp the meaning of history with a Rankean understanding of methodology. Even though, we are forced to think seriously about these great historical revolutions, I think, Turkish historical thought has some romantic and naive elements which have to be considered again: The nineteenth century fetishism of facts was completed and justified by a fetishism of historical documents, in Turkish historical thought, as en effect of that Rankean methodology. Certainly, L. Von Ranke was a great historian of nineteenth century; and the idea of an objective history which depends on facts (as recorded in historical documents) seems natural for his age. But we can not go back to nineteenth century. As E.H. Carr says:

“When Ranke in the 1830s, in legitimate protest against moralizing history, remarked that the task of the historian ‘simply to show how it really was’ (wie es eigentlich gewesen), this not very profound aphorism had an astonishing success. Three generations of German, British, and even French historians marched into battle untoning the magıc words ‘Wie es eigentlich gewesen’ like an incantation – designed, like most incantations, to save them from the tiresome obligation to think for themselves. The Positivists, anxious to stake out their claim for history as a science, contributed the weight of their influence to this cult of facts.” Continue Reading »

JANUS

admin July 17th, 2009

 Ey boş duvarlar, susun! sessizliği dinleyin!
Bir kar yağar, sessizlik örter bütün sesleri
Ey bu kader dersini öğrenmeyen öğrenci
Bir yüzün çocuk senin / öbür yüzün ihtiyar
Bir çığ düşer ey gönül, örter sesini senin
Hangi ses saltanatı sürer sonsuza kadar?
Kar yağar lapa lapa çocukluğum üstüne
Sessiz sessiz yağan kar örten bütün sesleri.

Çocuk bahçende koşan iki köpek yavrusu
Dallarından elmalar sarkan ağaçlar hani?
Hani nerde, cennetin o kaygısız türküsü?
Cennet çayırlarında kıvrım kıvrım akan su
Kurumuş; solmuş çayır; ötmüyor çayır kuşu
Ne dağların rüzgârı, ne tarlanın başağı
Ne kaldı elde bugün… ne yaptın mahsûlünü?

Atlas gibi omzunda bu dünyayı taşırken
Titan’lara benzerdin: Promete gibi / sen
Tanrı’dan ateş çaldın, Tanrı Dağı’ndan ışık
Dağlarda ateş yaksın diye gür sesli çoban
Öğrenir, öğretirdin insanlara sırları
Sen / bu kader dersini öğrenemeyen çocuk
Ödedin bedelini Tanrı’ya ihânetin
Oyar her gün kalbini kartal gagalı zaman
Bir yüzün çocuk yüzü / öbür yüzün ihtiyar.

Janus gibidir hayat; iki yüzlüdür kader
Bir yüzünde mutluluk / öbür yüzünde keder
Herşeyin bir doğru yüz, bir de yanlış yüzü var
Var olan herşey doğru / herşeyde bir yanlış var
Zaman âdildir / gerçi / hakksızlığı da sever
Hem iyi, hem kötüdür / hem mutluluk, hem keder
Janus gibidir hayat: iki yüzlüdür kader

Zehirlenmiş bir köpek gibi kıvran ki bugün
Mutluluk çağı geçti: ışığı söndü günün
Bir yüzün çocuk yüzü-öbür yüzün ihtiyar
Karlar altında kaldı sesleri gençliğinin
Hangi ses saltanatı, sürer sonsuza kadar?
Artık yalnız kar sesi: ne mutluluk, ne keder

Ben / bu kader dersini öğrenemeyen çocuk
Ödedim bedelini zamanı öldürmenin
Oyar hergün kalbimi kartal gagalı zaman
Bir yüzüm çocuk yüzü / öbür yüzüm ihtiyar
Herşeyin bir doğru yüz, bir de yanlış yüzü var
Janus gibidir zaman: iki yüzlüdür kader
Bir yüzünde mutluluk / öbür yüz sonsuz keder…

Patterns & Trends in History, 1984

admin June 24th, 2009

  “Bismillâhirrahmânirrahîm

Summun, bukmun, umyun; fehum la yerciun.”  Koran, II: 181

 

 “Esrarı ezelra ne tu dani vu ne men

In harfi muamma ne tu hani vu ne men

Hest der pesi perde, guft u guyi men u tu

Çun perde berufted ne tu mani vu ne men.”    Hasan Harakaanî

 

 “Since we can not change the reality, let us

change the eyes which see it.”   A Byzantine Mystic.

 

The Subject of History:

“History is the teacher of life” 3, ancient Romans said, yet what is history in fact? That’s the essential question. In my opinion, history must be useful in a way that from which we have to learn how to live and how to organize the world; otherwise it would be useless; and as The Prophet says: “O God, I take refuge to you from useless knowledge!” 4 Why, if history is conceived as the record of events which happened in past ages, it fits for nothing! What about the present – time in which we are living? And ‘Quo vadis Domine?’: Where do you go our Lord? From where we have come, and how it has become possible that we live in a dangerous world again? And is it still possible that we have a future yet? What is becoming? What will come out of it? Then, what is history? W. Durant says: “most history is guessing, and the rest is prejudice.” Let us repeat after the fashion of Mr Durant: “to begin with, do we really know what the past was, what actually happened, or is history ‘a fable’ not quite agreed upon?” 5  Historians are obligated to answer, if possible, all of these difficult questions…

  Continue Reading »

Bestenigâr ilâhî, 1970

admin January 24th, 2009

Bestenigarilahi

Yılmaz Öztuna’nın Türk Musikisi Ansiklopedisi’nin son baskısındaki “Şahin Uçar” maddesi

admin January 1st, 2009

  • UÇAR [Şahin] (12.2.1949) Tarih bilgini, Şair ve Müzisyen. Sivas’ta Acıyurt’ta doğdu. Karapapak asıllıdır. Aileden ve çocukluğunu geçirdiği yerlerde Arapça ve Farsça öğrendi. İstanbul Üniversitesi tarih bölümünü bitirdi. Sivas’ta öğretmen (1973-76) olup sonra Erzurum Atatürk Üniversitesi’ne geçti. 1980′de Amerika’da Princeton Üniversitesinde yüksek ihtisas ve doktora yapıp (1983) Selçuk Üniversitesi’ne geçti, doçent (1989), profesör (1993) oldu. Niğde Üniversitesi’nde dekanlık ve rektör vekilliği yapıp emekliliğini istedi. Avrupa ve ABD’nde araştırmalarda bulundu. 2001 eylülünde İstanbul’da İslam Ansiklopedisi’ni de çıkaran Türkiye Diyanet Vakfı İslam Araştırmaları Merkezi başkanı oldu. Türkiye’de tarih felsefesi branşının tek profesörüdür. Bu konuda, Emevi-Abbasi dönemi İslam tarihi konusunda Türkçe ve İngilizce kitapları olan seçkin bir fikir ve ilim adamıdır. Latince de bilen az sayıdaki tarihçilerimizdendir. Şeyda mahlası ile divan şiiri üslubunda şiirler yazdı. Türk edebiyatında divan sahibi son şairdir. Hattat ve müzehhibdir. Kemal Batanay’ın öğrencisidir. Tanbur çalmış, ney üflemiştir (kendisinden alınan bilgiler; notaları; Türk Edebiyatı Ans., madde Uçar; Öztuna, Türkiye Gaz., 9.2001).
  • Besteleri:
  • 1) Bestenigar Ağır Aksak Semai (Gönlümüzün hoşça bir elhanı var, belirtilmeyen bütün parçaların güfteleri bestekarındır), 2) Bestenigar Yürük Semai (Gülüm şöyle, gülüm böyle demekdir yare mu’tadım, Nedim); 3) Bestenigar Sofyan İlahi (Yar ü var Allahü Ekber), 4) Hüzzam Sofyan İlahi (Hak bir gönül verdi bana, Yunus), 5) Hüzzam Sofyan İlahi (Çıkdım erik dalına, Yunus), 6) Neva Nim Sofyan Nefes (Bilmek istersen seni, Hacı Bayram Veli); Şarkılar: 7) Acem-Aşiran Curcuna (Unuttuğum yıllar nerde o dünya?), Evc Curcuna (Çal söyle güzel nağmelerin mest-i müdam et), 9) Evc Yürük Semai Azeri üslubunda Türkü (Hangi yerde vurdular o maralı?), 10) Hüseyni Sofyan (Ey afet-i devran sana hayran olayım ben), 11) Hüseyni Sofyan Türkü (Ilgıt ılglt esen seher yelleri, Karacaoğlan), 12) Hüseyni Yürük Semai Türkü (Ay bala beri gel beri), 13) Muhayyer Sofyan (Aceb ol dilber-i rana), 14) Nihavend Sofyan Çocuk Şarkısı (Güneşin battığı anda), 15) Rast Düyek güftesiz Mehter Marşı, 16) Rast curcuna (Gisusuna can mübtela), 17) Rast Yürük Semai (Sleep my love), 18) Segah Yürük Semai Çocuk Şarkısı (El ele çocuklar), 19) Segah Türk Aksağı (Sırma saçlarına bağlıdır gönlüm). ilk parçasını 19.9.1971 ‘de, sonrakileri 1972 ve 1973 yıllarında bestelemiş, sonra bırakmıştır.
  • Note: This is an Encyclopedia of Music; so the article is rather a short one, though it is well-written.